adımlarını her seferinde bir öncekinden daha sık atarak çamur içinde ilerlemeye çalışıyordu. eskimiş ayakkabısının içine akan sular ayaklarını da en az çelimsiz bedeni kadar soğutuyordu. hareketleri aceleci; duruşu yitikti. sanki aylardır bir şeylerin hesabını yapmış, geri dönüş senaryoları ile yoğrulmuş, intikamın sıcaklığı ile solumuş; tam o gün, o an bunların ruhunu terk etmesine izin vermiş veya buna mecbur kalmış gibiydi. bakışları bomboştu; sağanak yağmurda ıslanmaya bıraktığı uzun saçları kuruluğu arzuluyormuşçasına en şiddetli rüzgarda bile birkaç telini kıpırdatıyordu. önceden çokça düşünürdü. sabah ayazında, öğle güneşinin altında, akşam üzeri kalabalığında hep yere bakarak yürürdü önceleri; bugün ise tam tersi. başını dimdik kaldırmış, uzağa çok uzaklara bakıyordu. gözlerinde karanlık bir kararlılık vardı. 'bundan sonraki tek amacım hayatta kalabilmek' bakışıydı bu. baside indirgenmiş umudun ışığını taşıyordu. simsiyah kirpiklerine düşen ağır yağmur damlaları bile gözlerini açık tutmasına engel olamıyordu. bir ara ellerine bakar gibi oldu. gökyüzüne açtığı ince parmaklarından tiksindiğini, nahoş bir dudak büküş ile başkalarına değil, sadece kendine ispatladı. dokunmuş olduğu nesneler veya kimseler onun kendinden nefret etmesine sebep oluyordu. bu kadar saf veya bencil olduğu içindi nefreti. çünkü, doğru düşünmek saflığa; sahip olma arzusu bencilliğe dönüşmüştü.
hayalperestliği ile korkusunu örtmeye çalışan ve bir zamanlar oldukça güvendiği o beyni, şimdi olağanca yavaş çalışıyordu. doldurulamayacak yerler için harcayacak enerjisi kalmamıştı. bir türlü silemediği, uğruna kendi yalanlarında boğulduğu anılardan saniye saniye görüntüler kalmıştı geriye. beyni tekliyordu artık. inadına, acı vermek istermişçesine, 'nerelere gitmek istemiştin; bulunduğun yere bak.' dermişçesine, ağır ağır çekiyordu kancalarını ruhundan.
birdenbire başını öne eğerek kalabalığın ortasında duruverdi. bacak kaslarına kramplar girmesine rağmen kaşlarını bile çatmadan yerinde sabit kaldı. bildiğini daha önceden fark edemediği bir şey kafasına dank etmiş gibi bir hali vardı.
''hiçbir zaman olmamıştı ki.'' diye fısıldadı ve utanç içinde göğe bakarak tüm ağrılarının gözlerinden fışkırmasına izin verdi. gözleri, soğuktan kızarmış burnu ile aynı renge dönüşmüştü. gözleri yaşla doldu. sakladığı üst dudağını tüm ihtişamı ile ortaya çıkardı ve birkaç çene seğirmesi ile yoluna tüm hızıyla devam etti.
ıslak yüzünü bir de kendi suyu ile yıkadı yürürken. yaşlı gözlerinde bu sefer gurur vardı. çoktan tamamlanmış olanlara karşı yarım kalmış olmanın; bitirmiş olanlara inatla yeni başlıyor olmanın gururu.