30 Eylül 2007 Pazar

Nefes al nefes ver

Sağ omzumda birinin oturduğunu görüyorum bana gülümsüyor. Gülümsedikçe içindeki beyazlığı daha da görebiliyorum. Gözleri iri ve kömür siyahı. Mat ve donuk aslında. İyilik emsali olmasından neredeyse emin gibiyim. Bana içten içe huzur veriyor, kendine inandırıyor. Şu an yazarken bile onu görebiliyorum.. Eğer o benim iyilik meleğim ise, neden bu kadar omzumu acıtıyor? Neden omzumdan bastırıp beni aşağı çekiyor? Erdemlerin ve iyiliğin yüzünden öl diyor bana.. ezil ve unufak ol.. tozun bile kalmasın! İnsan kendi kendinin celladı olduğunu onu suçlamamam gerektiğine dair bir çivi çakıyor kafama.. ''evet bu senin sözlerimi hatırlaman için parmağına bağladığın kurdelenden daha da kutsal insan!'' diye haykırıyor bir anda. ''Beni sen yarattın'', ''seçme hakkı bana verilmedi'', ''kendinde iyilik olarak gördüğün herşeyi bana yükledin'', ''Tanrı senin omzuna beni bekçi yaptı'', ''Korunmaya ihtiyaç duyacak kadar aciz olduğun için'', ''Korktuğunda bebek kadar savunmasız olma diye ben buradayım'' dedi ve çivilerini çakmaya devam etti.. Ah melek.. haklısın peki tanrı bana seçme şansı verdi mi? İyilik emsalini omzuma oturtup, kendi egosunu tatmin edip sadece ''ben görevimi yaptım dedi''. Ben senin ağırlığın altında bir kez daha ezilirken sonsuz şevkatini göster di mi? Hayır! ah melek üzülme bunlar benim için dert değil. Adaletsizliği gördüğümde ''neden?'' diye sormadım hiç.. çünkü benim nefretim var! herkesin hissetmekten içinde beslemekten utandığı nefretim var! o benim oğlum ve onu büyütüp beslerken gözünüzdeki korkuya bakıp güleceğim.. ağız dolusu güleceğim. Nefesimi tutuşum bir korku nefesimi verişim ise seni omzumdan uzaklara uçurmaya yetecek.

Oracle

28 Eylül 2007 Cuma

iyi karakter sux aga

Türk filmleri.. süper hadiseler.

Hababam Sınıfı'nı izlemişim , gülmüşüm falan filan. Ne zaman türk filmi izlesem kafama bin çeşit şey takılıyor ama. Engelleyemiyorum ben bunu , olmuyor , gücüm yetmiyor.

Hababam Sınıfı Uyanıyor'da bir Ahmet karakteri vardır bildiğiniz üzere. Ahmet Sezerel canlandırmıştır bu karakteri. Ahmet Sezerel aynı zamanda yönetmen de. Türk Sineması'na epey emek vermiş yani oyunculuk dışında da.. neyse konu bu değil. kendisine +rep vermeyi ihmal etmiyorum tabi ki de sonuçta yerli sanatçı. bizim insanımız. konu bambaşka.

Köylü bi insandı Ahmet biliyorsunuz , mazlum , arkadaşları yemek yemediğinde yediği lokmalar boğazına dizilen , türlü ibneliğe "ehe mehe" diye karşılık veren , her platformda kendisine ibişlik , piçlik yapan arkadaşlarını koruyan bi halk kahramanıydı. Lise'den direkt olarak öğretmen çıktı Ahmet , köyünde derme çatma bi sınıfta çocukları yetiştirmeye adadı kendisini. Çogzel bi durum yani. Hatta Habamam daha sonradan hatasını anlayıp Ahmet'in köyüne tuğla tahta kiremit çimento falan götürdü. götürür , hababam bu. adamı siker sular sonra sırtını sıvazlar koçum , aslançom diye. filmi biliyorsunuz daha fazla anlatıpta kendimi yordurtmayın.

Şimdi ; bu Ahmet rolünün aslında ne kadar kaypak , ne kadar itici , ne kadar sikilmiş duyguları yansıtan bir karakter olduğuna değinmek istiyorum. Ahmet iyi analiz edildiğinde Sezercik ile paralel bir karaktere sahiptir. "bunlay benim payalayım.. heykese bişey ısmaylıycam" demese de , "çarıklı senin babandır.. o çocuklar kitap istiyor defter istiyor , siz ibneler de dalga geçiyosunuz , onlara yazık.." diyebilmiştir. yani. ne anlamı var şimdi bütün bunların. aslında hiç anlamı yok. senaryo böyle. benim karakterlerle bir alıp veremediğim yok bu anlaşılsın. bu karakterlere hayat verenlere gıcığım ben. tamam her filme bi iyi karakter lazım ki insanlar izleyebilsin. Ama kardeşim , sen böyle sırıtık bi iyilik timsali yaparsan kim bu filmden ders çıkarır , kim örnek alır o Ahmet'i Sezercik'i.. çok belli ki o karakterler , mesajımı vereyim de nolursa olsun beni bağlamaz diyen karakterler. Nerde var Sezercik gibi 6 yaşında aile babalığı - üstelik mağarada!! - yapan bebe? nerde var o kadar piçliğe katlanabilen bir Ahmet? insan bi zaman sonra "sikerim lan tillahınızı tahallukatınızı" demez mi ? der. sorun 100 kişiye 100 ü de aynı cevabı verecek. Haa demek ki sen de buna göre karakter yaratacan arkadaş. öyle "aslında bizim insanımızın içinden iyilik fışkırıyor 7 den 70 e" ayağı yapmayacan.

Sezercik dedim de.. o da orospu tiynetli bi karakterdir mesela.. yıllarca sokaklarda sürünüp , zengin babayı bulunca ispanyol paça pantolonu , ceketi , boğazlı kazağı giymeyi bilen , 1000 tane oyuncağın arasında haysiyet fukarası olabilen bir karakterdir. be amına kodumun evladı daha geçen filmde ağlaya ağlaya sokakta marlboro satmıyo muydun , cam silmiyo muydun sen? ne oldu bu film Ekrem Bora'nın kucağına attın kendini ? hani millete ahlak dersi veriyodun? hani sen 6 yaşına rağmen dünyanın en olgun , en ahlaklı , en çalışkan piçiydin ? 3 tekerlekli bisiklete niye kanıyosun? orospunun tek çocuğu musun?

Dertliyim. Türk Film Endüstrisi yüzünden dertliyim ben. Olmuyor mnkym , uyduramıyorlar hiçbir türlü. bi filmi 3 günde çekiyorlarmış Yeşilçam'da , aman ne büyük marifet...

Aske

Sis

Bu kahverengi gözlerin arkasında bir sis yatıyor olmalı... evet evet tam anlamıyla bir sis. İçine girerken en zayıf insansı güdün ''korkun'' ortaya çıkıcak. Yolunun nereye gittiğini bilemeyeceksin.ürkekçe adımlarını boşluğa atarken ne bir işaret ne de bir sinyal görebileceksin.
Yoluna belirgin bir yüz, tanıdık birşeyler, sana rehber olabilecek bir his çıksın diye dua ediceksin.

Bana sürekli ''nerede olduğumu bildiğim sürece güvende olduğumu da bilirim'' demiştin. Doğru, şuan nerede olduğunu biliyorsun fakat güvende olduğun konusunda sana kötü haberlerim var. Güvende değilsin salak! Asla da olamayacaksın. Dediklerimi hatırlıyor musun? ''bedenimden ve ruhumdan parçalar alabilirsin. Onları parçalara bölerek içinde öğütebilirsin.. küllerim kalmayana dek hepsini yakabilirsin! ama bu gözlerin ardına geçemeyeceksin'' Gözlerimin ardındasın şimdi kazandığın zaferlerin devamına doğru ilerliyorsun. Bedenim ve ruhumdan sonra gözlerimi de talan ediceğinden eminsin ama yanıldın salak. Uyarılarımı dikkate almadın bile.. Genelde insanları uyarmam.. seni uyardığım için dua etmeliydin. Şimdi olmanı isteyeceğin son yerdesin cennet ve cehennemin de ötesinde bitmeyecek bir azabın kuyusunda suskun ve kör olmuş vaziyette bekliyorsun. Ben ağladığımda duygulandığımı ve gözlerimin kenarından akanlarla seni dışarı çıkaracağımı,kurtulacağını sanıyorsun. Ama sen benim nefret ettiğimde de ağladığımı bilemeyecek kadar beni tanımıyorsun. Ben o damlaları bu sefer dışarı değil içime akıtıcağım. Sırf sen orda boğul, bencilliğinin cezasını çek diye.

Oracle

25 Eylül 2007 Salı

my mind distortion

dünyanın hiçbir işe yaramayan bomboş beyinleri ; günaydın! bu yazı , başından sonuna kadar en küçük ihtimalle anüsünüzü tahriş edecek , midenizi kanatacak , kalbinize giden en az 2 damarı tıkayacak , sidik torbanızı patlatacak , vs. ne kadar hazırsınız ya da ne kadar hazır olabilirsiniz bilmiyorum. açıkcası ilgilenmiyorum. ben yazmaya hazırım..

sizler , kendi kendini doyurmayı bile beceremeyen parazitlersiniz. etrafınızda milyarlarca insan pekçok şeyin açlığını çekerken , bunu görürken ve bunu görmeye katlanmak zorundayken bile parmağınızdaki tuzu emmeye razı olacak olan piçlersiniz.

sizler , tüm kurallarınız , kanunlarınız , hatta tabularınız yıkılmış olsa bile umursamadan yerlerine yenilerini (yenilerini değil aslında , tamamen farklı özelliklere sahip milyonlarca şeyden bahsediyorum) koyabilecek kadar kaypak orospu çocuklarısınız.

etrafınızda sizi mutlu etmek isteyen insanların mutluluklarını bozmak için annesini ona buna peşkeş çekebilecek kadar aciz yaratıklarsınız.

ruhlarınız beş para etmez , kredi kartlarınız ( ne yazık , olmadığında annesinin kucağından alınmış bebekler gibi çırılçıplak kalıyorsunuz) götünüze girsin. insanlığınızı unutturan ne varsa , görmeyi , koklamayı , dokunmayı unutturan ya da.. keşke düşündüğünüz kadar büyük olsaydı. keşke , düşündüğünüz kadar sevebilseydiniz gerçekten..

bu gece tanrı için ne yaptınız? hiçbirşey. KOCAMAN bir HİÇ!. çok meşguldünüz ama , sizi mazur görüyorum. taptığınız şeyleri bile arkası dönük olduğunda gözünü kırpmadan bıçaklayacak üçkağıtçı köpekler , sokaktaki akrabalarınız oturduğunuz koltuklara sizden daha fazla layıklar ve gün gelecektir elbet ki intikamları bu dünyada görüp görebileceğiniz en büyük gazap olacak.

dua edin.. dua edin ki hakettiğinizden daha fazla el üstünde tutuluyorsunuz. dua edin ki sevdiğim pek çok insan sizleri kendilerini sevdiklerinden kat be kat daha fazla seviyorlar. dua edin ki gözlerimi kapadığımda hâla birazcık güzel şey görebiliyorum. bütün bunlar için dua edin.

bütün bunlar olmasaydı.. ne bu yazıyı okuyor olurdunuz ne de nefes alıyordunuz şimdi..

kaybolun.

23 Eylül 2007 Pazar

ukéla

yapmacık bakışlarını yakalamıştım bundan 2 sene önce. susturucu takılmış silah gibi içten içe patlıyordu ama sesini duyan yoktu. sinsice avına yaklaşıp, onun tüm hayatını emen cinstendi. ''ukéla'' der bazıları, ilginç bir aksanla. onun gibi bir şeydi sanırım.

geri çekildim.

korkulur böyle tiplerden. gözlerinin ardını göremezsin çünkü. ona bir adım daha yaklaşabilmek için bir yandan can atarken , diğer yandan her adımda lanet okursun kendine. bir anda tam önünde bitivermek, içine akıvermek istersin sinsice. yatay ve düşey sıralanmış ağları, çapraz bağları birer birer yırtarak merkeze ulaşmaktır tek hayalin. sonra olacakları bilmekten kaçınarak, inkara yönelirsin içgüdülerinle. farkına varmaktan kaçarsın.
lakin gün olur o an gelir. o susar, sen bakarsın. sen susarsın o bakar. öyle bir bakar ki çölün ortasına konmuş devasa bir buz kütlesi gibi çözüldüğünü hissedersin. öyleydi, benimki de. sadece bir çıplaklık hissi vardı üzerimde. dehşet verici ama çekici. daha ne kadar dayanabilirim düşünceleri ile boğuşurken bir yandan da onu inceliyordum. gözleri bal rengiydi, saçları ise koyu kahverengi. benden bir 10 cm kadar uzundu. şeffaf olmasını dilerdim. sanki derisinin altında çeşitli bilgiler, bir türlü açığa çıkarılamayan sırlar, öfke nöbetleri ve aynı zamanda hiç bitmeyecek olan bir sevgi yatıyordu. ama emin olamıyordum işte. sordum: ''konuş''. aslında bir soru değil, bir emirdi bu. bir patırtı oldu gözlerinde. pırıltı değil. bakışlarını bir anlığına kaçırıverdi. o kendinden emin tavrı ortadan kayboldu. gülümsedim. ''bilmiyorsun di mi?'' dedim, gücü ele geçirdiğimi hissederek. ''senin bilmediğin her şeyi biliyorum'' dedi sakince.

''nasıl yani?''

açıkçası afallamıştım. bilmediğim bir insan, neleri biliyor?. evet evet aslında burada çözülüyordu her şey. ''bilmediğim bir insan''. o kendini biliyordu. ''bildiklerini bana da anlat o halde'' dedim aniden, 3 gündür üzerinde çalıştığım geometri sorusunu sanki bir anda çözmüşüm gibi bir histi o. heyecan doluydu, sesim istemsiz olarak yükseldi. ''zeki birilerine her zaman rastlanılmaz, fırsatların değerlendirilmesi lazım'' dedi yine sakin sesiyle. zorla konuşturuyormuşum gibi bir ses tonu vardı ama bir o kadar da istekli olduğu gözlerinden okunuyordu. gülümsemedi. iltifat etmiyordu çünkü. sadece bildiği bir şeyi ortaya koyuyordu, aynen benim ondan istediğim gibi.

''konuşması tam 7 ay sürdü.''

artık sadece benim bilmediklerimi değil, bildiğim sandığım şeyleri bile benden daha iyi biliyordu. çok karmaşık gibi gözüküyor değil mi? ama olay pek de öyle değil. beni çözdü o 7 ay içinde. bana, beni anlattı. beni öğretti yeniden. kendimi dinledim bir yabancıdan.
''sus'' diye emir verdim. ''bu bir soru mu?'' dedi.

bilmek için, tanımak için yola çıktığım bir insana karşı yeniktim. apaçıktım. sinirlendim. ''bana bak...'' diyerek elini tuttum. bakışları dondu. vereceğim nefesi geri aldım. cafe'nin uzunca pencerelerinin dibinde oturuyorduk. elime baktı. koyu kahverengi kirpikleri gözlerinin aydınlığına gölge düşürmüştü.

''yaşamı ellerime aktı.''

yapısı gereği çok da hoşlanmadığım ama bir şekilde hiçbir zaman kopamayacağımı bildiğim bu insanın tüm zayıflığı benliğime dolmuştu. o ''tüm zayıflık'', sevgiden başka bir şey değildi. kendimi görüyordum şimdi, tüm enerjisini kaybetmiş gözlerde. kendi yansımamı. elimi çektim ellerinden. bir kısmı alnına düşmüş saçlarını özenle kaldırdım.
''konuş'' dedi. sustum.


şimdi sus diyor, ben hala konuşuyorum.

smiley

Lanet olsun herşeye. Lanet olsun deme özgürlüğüne, küfretmekten çekinenlere, acı çekmekten utananlara herşeye lanet olsun.

Oracle

22 Eylül 2007 Cumartesi

Beslenme saati

Avuçlarımda en tatlı meyvelerden arta kalan çöpler duruyor. Onları tüketirken hissettiğim şeyin tatlı olmaması ne trajik.. Kollarımda eskiye dair yaşadığım onlarca hayat.. onları aslında yaşamamış olmam ne kadar dramatik.. hüzün yatağına davet etme bu sefer seni doyuracak tohumlarımı içimde tutmayı tercih ediyorum.. benden değil kendinden beslen bu sefer.

Oracle

21 Eylül 2007 Cuma

bir geçmiş bir bugün bir gelecek

3 seçenek var elimde. 4. bir şık yok. ''hepsi'' yok. birini seçmem gerek. kararsızım. mantığım ve ruhum bu yolda birbirinden ayrılıyor. ikisi de kapkaranlık bir yolda. ama birlikte olsalardı birçok şeyi aşabilirlerdi, bunu biliyorum. ''belirsizlik'' kavramını yıkabilir, korkuların üstesinden gelebilirlerdi. olmuyor.
vücudumun üst kısmı bir şeye evet derken, diğeri hayır diyor. bir bitkinin içgüdüleri olur mu? ben bitkiyim. güneşe yönelmek istiyorum, diplerim ise suyu istiyor, arzuluyor. tuzlar, mineraller. hepsine ihtiyacım var. ama neye yarar ki? bunca zamandır fotosentez yapamıyorum. dokularım çürümeye, yapraklarım düşmeye başlıyor. boynumu eğiyorum.
kırılıyorum.
''bir geçmiş''
basamakları hızla tırmanıyordum aklımca. ne olduğunu bile bilmediğim bir hedef için hep bir heyecan, telaş içindeydim. insani değerleri, kavramları dışlamış, kabullenmemiş; gözümü karartmış ilerliyordum. neye? bunu bilmiyordum. kimseyi ezip de bir yerlere varmadım.
-aklımca-. başarı mutluluğun yegane kaynağıdır sanırdım. kendini, kendine adamak. kimseyi düşünmeden . insanlara iyi davranmak, mutlu, umutlu, dinamik ve güçlü görünmek. o kadar basitti ki. zorunluluğu bir yaşam tarzı olarak benimsediğimi hatırlıyorum.olan bitene, insanların kişiliklerine tapardım. kendimi bilmezdim. hiç merak etmemiştim çünkü.
bazı kişiler oldu. önemli kişiler. taraflarından sevildiğime inandığım. onlar tarafından başta hırpalanmıştım bunu kabul ediyorum. umrumda değildi açıkçası. elbet gelir geçer, bir şekilde bu kişileri çözerim, ''başarabilirim'' diye düşündüm. başardım da. dedim ya, başarı tek düşüncemdi. insan bedenine hapsedilmiş bir robot mekanizması, hiçbir şeye faydası olmayan ''mod'' beyin. incelediğim insanları kendime nedense bağladım. istemedim ama ardıma baktığımda bunu görüyorum. amacımı hiçbir zaman belli etmedim. kafalarını karıştırdım. kendim olmadım, olmayı çok sonra öğrendim. amacıma ulaştığım an onları bıraktım. tüm sene boyunca çalışmış, sene sonunda pekiyilerle dolu bir karneyi yaz tatilinin birinci haftasında çöpe gözünü kırpmadan atabilmiş bir ilkokul öğrencisi gibi. yırtıp attım. yırttım. kırmadım. bin parçaya böldüm. pişman değilim. pişmanlık hatayı kabullenmek, üstlenmektir. ben bırak kabullenmeyi, pişmanlığın bile ne olduğunu bilmiyordum.
bir süre geçti, bu insanların üzerinden. kimileri zaman zaman karşıma çıktı. bakışlarını yakaladım onların . bana sevgiyle baktıklarını gördüm. anlamadım. anlam veremedim. ve onlardan nefret ettim. nefreti öğrendim.
yenileri geldi. dolaba sağlamca yerleştirdiğim, fakat daha sonra tuzla buz olarak yerde duruyor olacaklarını bildiğim bardaklar gibiydiler benim için, habersizlerdi olan bitenden. hepsini bir bir kırdım. elimden düşürmedim. kırdım.
sonra bir kişi geldi. çok fazla değinmeyeceğim.
''insan''ı ,''insan olma''yı tanıdım. duygu nedir, ruh nedir baştan öğrendim. kendiliğinden meydana gelen zincirleme reaksiyonlardı bunlar. kendiliğinden gelişti. farkında olsaydım belki kendimi yine frenleyebilirdim. her zaman yaptığım gibi ''başarı'' için kendimi yırtabilirdim. ama bu sefer, amacımı çöpe atmış bir pozisyonda buldum kendimi. başarıyı umursamaz olmuştum.
his... hissettim...
paramparça olmak neymiş gördüm. ahşap bir evde, etrafı gıcırdatmadan yürümeye, buz üstünde çıplak ayakla dans etmeye çalıştığımı fark ettim. fark etmeme rağmen ısrarımı sürdürdüm. düşmek bana acı vermiyordu. ''yokluk'' daha yıkıcıydı veya öyle olacaktı. emindim.
bir şeyden emin olduğum an, bilirdim ki asla yanılmayacağım.
yokluk geldi,
ben bittim.
''bir bugün''
şimdilerde ise; benim için hiçbir zaman olmamış veya sürekli reddetmiş olduğum kavramların bir anda hayatıma sokulup, umarsızca geri alınması o kadar da basit bir şey değilmiş, bunu düşünüyorum. günü atlatmaya çalışıyorum diyebilirim. içimden saniyeleri sayıyorum. bitsin diye, bugün de bitsin. geçsin artık.
yeter.
dakik olmayı beceremedim hiçbir zaman. ya geç ya erken. tutturamıyorum bir türlü. bulamıyorum ortasını. dengelenemiyorum. tek ayak üzerinde durmak zor. yine de amaca odaklandım, en azından böyle yaptığımı umuyorum. ''tam'' olarak olmasa da eskisi gibi olmayı diliyorum. bilinçsizce sonsuzluğa koşmayı. cahilliğimden derin haz almayı. her şeyi bildiğimi zannettiğim günleri. gerçeklerle yüzleşmediğim; gözüm kapalıyken, bir kişiyi değil, sadece karanlığı gördüğüm günleri. oraya buraya dağılan bir kalp, bir beyin istemiyorum.
her şeyin katılaşması için çabalıyorum.
yoruluyorum. o eski gözleri görüyorum rüyalarımda. soğuk terlerle uyanıyorum her gece. sonra yine soğuk bir sabaha uyanıp buz gibi suyun altına giriyorum. titreyerek sabuna uzanıyorum. çıktıktan sonra , kollarıma kendi nefesimi veriyorum. içimde hala canlı bir şeyler olduğunu anlayabilmek için.bencilce, kendimden başka; beni ısıtacak birinin, bana fayda sağlayabilecek birinin olmadığına kendimi inandırmak için. bir kez daha. son bir kez daha.
hayali eller boynuma nazikçe dokunup sevgisini göstermiyor artık. sadece bir fırsat kolluyorlar. boğmak için. delicesine, sapkınca boğazımı sıkmak, sesimi kesmek için.
ölümden korkmuyorum. geçmişimden korktuğum kadar. kendime söz veremiyorum. tek bir kişiye verdiğim kadar.
''bir gelecek''
var mı?

umarım.

20 Eylül 2007 Perşembe

Toz

Sokaklar dolusu tozu düşünüyorum. Yürümeye çalıştığın zaman vücuduna yapışıyordu. Tabi ben de bunu penceremden izliyordum. Aslında vucüduna yapışmasını seviyordum.. sendeki kirlilik ile akraba olup bedeninin bir parçası haline geliyorlardı.. ve tekrar havaya savruluyordu.. ben penceremi hiç açmadım. Senden savrulanların bedenime ruhuma yapışmasından korktum hep. Mücadele ettiğim amaçlar, yaşadığım onca hikaye hepsinin yüzüme çarptığını hissediyorum.. Bir anahtarı arıyorum. ''Bazı anahtarlar her yolu açar'' demişlerdi ben de buna balıklama atlamıştım değil mi? hayır ben penceremi hiç açmadım. Senden savrulanların yolumun üzerine serpilmesinden, ayaklarımın kendimin uzağına düşmekten korktum. Ağzından çıkanları beynimin ücra köşesine kazırdım hep. Ne söylediğine değil nasıl söylediğine bakıyordum sürekli.. bu yüzden gözlerinden kaçan ıssız bir kaya gibiydim. sert ve katı. Evet ne dediğine değil nasıl dediğine baktım ben! Penceremi asla açmadım ben. Çünkü senden savrulanların ağzımdan girip midemde bir yumru olmasından korktum. Bir zamanlar burada bu odada hayatı izliyorduk ve hükmediyorduk insanlara! kendi krallığımızın tahtında taze mevyeler yiyerek en tatlı şarapları akıtıyorduk boğazımıza. Keskin sivri kahkalar atıyorduk. Neydi seni diğerlerinin yanına atan şey anımsıyor musun? neden vücuduna tozlar yapışıyor biliyor musun? Neden burada beni tek bıraktığını hatırlıyor musun?! Haha ben burada tek başıma olmama değil senin aşağı inmene üzülüyorum. Bu yüzden her bakışında pencereme bir tahta daha çiviliyorum! Ben penceremi hiç açmadım çünkü senin tozlarının gözlerime yapışmasından, içimde tutuğum denizin yanaklarımdan vücuduma akmasından korktum. Pencerenin öbür tarafından bana tatlı masallar anlatıyorsun benimse hiç uykum yok.. sanırım bütün yanılgı bu. Sen ağaçlardan söz ederken ben ormandan söz etmiştim. Aptal..

19 Eylül 2007 Çarşamba

Sıyırmak ya da Sıyrılmak

''Evet''

dedi kadın başını kaldırıp gökyüzüne bakarken.

''sahip olduğum tüm seslerden sıyrıldım''

aslında bunu demeyi çoktan hakediyordu.. aslında onda bir hak değil gereklilikti bu. işin haketme kısmına girildiğinde ''neye göre? kime göre?'' sorularının içinde boğulmaktan kurtulmak da gerekicekti. Hayatı zaten karmaşalarla, nefes aldırmayan sanrılarla geçirmiş ruhtu onunkisi. Herkesin hikayelerinden bir parça parça taşıyordu ruhu. En çokta etinin başka bedenler altında ezilmesinin izlerini taşıyordu. Uzun zamandır ruhu ve bedeni örseleniyordu. ''insan herşeye alışır'' derler ya canı cehenneme bu sözün. O bunu neden yaptığını bilmediği halde hala buna devam ediyordu ve alışılacak bir şey değildi bu. Sokaktaki çöpçü, plazalardaki iş adamları, süprüntü gibi sokaklarda gezen kadınlar, ev kadınları (huh hanımları :) bazen de çocuklar.. herkesden bir parça taşıyordu ruhu ve bedeni. Bunlar onu besliyordu. Beslendikçe susayan bir vampir gibi davranıp daha fazlasını istiyordu. Acı ve hazzı birbirine karıştırılmış bir içki gibi yemek borusunu redderek soluk borusundan akıtıyordu artık. Onunkisi araftan bişeyin arasında kalmaktan daha öte birşeydi. Acı ve haz.. nasıl bir beslenme saatiydi bu? Artık bundan kurtulmaya karar verdi. Artık araf sonlanmalıydı! Sonsuz denemelerin, sancılı günlerin ardından yine başını göğe kaldırdı..

''Evet. Sanırım ruhumundan sıyrıldım! şimdi daha fazlasını istiyorum!''

Alışmış kudurmuştan beterdi sanırım di mi? Bir orospunun hikayesine bu sefer acıklı yaklaşılmayacaktı. Ruhu o kadar kirlenmişti ki ondan artık sıyrılmış. Zedelenmiş bedeniyle yalnız kalmıştı. İçi alınmış meyve gibiydi.. geriye posa kalmıştı. evet alışmış kudurtmuştan beterdi. Bedenini size satana kadar bekleyin.. ruhunuzu siz de kaybedin..

Oracle

17 Eylül 2007 Pazartesi

pantolon üzeri rahatlık kumkuması

bakın amacım sorun çıkartmak ya da ortalığı bulandırmak değil. aksine , ben herşeyi anlayın bilin istiyorum. öğrenin , idrak edin , rahat yaşayın. herkesin rahat yaşamaya hakkı vardır çünkü. herkes hakkettiğinden fazlasını istemekte özgürdür.

sevgili Lola ; yazmış olduğun yazıyı okudum. çok beğendim.

sevgili Oracle ; yazmış olduğun yazıları okudum. çok beğendim.

sevgili Aurora ; yazmış olduğun yazıları okudum. keşke silmeseydin.

--- --- ---

kafam karışık biraz evet. zaman zaman olur , her insana olur. sürekli çalışan bir beyin (ki bu süreklilik uyumayan insanlarda daha yorucudur) bazen 30 dakikalık "ihtiyaç" molalarına ihtiyaç duyar.

nedir beynin ihtiyacı ?

açıkcası bilmiyorum. herhangi bir fikrim yok "beyin" ile alakalı. olmasını isterdim ama , herhangi bir kıvrımının ne boka yaradığını gerçekten bilmek isterdim. ne bilim arkadaşımın beyin tomografisini ben çekip "bak bu noktalar aslında beyin. bunların hepsinin yeşil renkte olması lazım. bu kağıttaki noktaları görüyorsun. sadece 1 tanesi yarısına kadar kırmızı. işte senin sorunların bundan kaynaklanıyor" demek isterdim. tamam görsem derim şu halimle de ama , sadece derim yani. "hacı bak görüyon mu şu yarısı kırmızı yarısı yeşil noktayı.." evet görüyor. "işte o sana girsin".

--- ---

bu yazıyı neden yazdığımı bilmiyorum. bu saate kadar neden uyumadığımı (uyuyamadığımı) bilmediğim gibi. insanların neden sürekli üzülmek için nedenler aradıklarını bilmediğim gibi. kahvenin neden güzel olduğunu bilmediğim gibi.. güzel mi gerçekten aslında onu da bilmiyorum mnkym. ara sıra tiksindiğim oluyor da.. içiyorum işte süs niyetine.

--- ---

bu yazıyı okuyacak olanlara allah şimdiden gani gani sabır versin.

16 Eylül 2007 Pazar

behind the scenes of ''ağustos böceği and karınca''

The image “http://i135.photobucket.com/albums/q156/foraa/ufak/r_127.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.

KANDIRILDIK!

çocukluk dönemine ait bir hikayedir bu. tıpkı tavşan ile kaplumbağa örneğinde olduğu gibi yanlış yönlendirildik, aldatıldık.
hikaye nasıldı?
ağustos böceği tüm yaz boyunca yan gelip yatarken, şarkılar türküler söyleyip yapraktan yaprağa bir oraya bir buraya salınırken; karınca kış için yiyecek depoluyordu. sürekli çalışır didinir bileğinin hakkıyla yiyeceklerini stoklardı.
peki sonra ne oldu?
kış geldiğinde karınca şöminenin karşısında sıcak çikolatasını içerken , ağustos böceği burnundan sümükler aka aka kibrit satmaya çalıştı. karıncanın kapısına geldi, ağladı. hüzünlendi. kar taneciklerini gönlüne serpti.
bundan sonra neler gelişti peki?
hikaye aslında burada bitiyor. 6-7 yaşlarında bu hikayeyi gördük ibret aldık. bugünün işini yarına bırakmamalıyız dedik, sakla samanı gelir zamanı dedik. tasarruf yapmayı, biriktirmenin önemini kavradık. çok büyük dersler çıkardık çok. ant içtik bir ağustos böceği olmayacağımıza.

LAKİN DURUN!

durum sadece bununla sınırlanmıyor. gözden kaçmış bir son sayfamız var. herkes hikayeyi burda bitirip çocuklarına süt verdiği ve diğer gün ''ördek ve üç yavrusu'' adlı sarsıcı öyküye geçtiği için bu bölümler hep es geçildi. buna bir son vermek gerek. hikayenin sonu şu şekilde:

''ağustos böceği karıncanın kapısına gelir. 'ağbi allah rızası için bir parça ekmek ver çok pişmanım, sürünüyorum evde 4 çocuğum var birinin altı açık. bez alcak paramız yok, ortalığa sıçıyor.' der.''

-burada karıncanın daha önceki davranışından dolayı delikanlı olması erdemli davranması, affetmesi ve zor durumdaki hayvanlara yardım etmesi gerekir-

''bunu duyan karınca, 'bir saniye, geliyorum cicim' diyerek mutfağa gider. elleri arkasındadır. ağustos böceğinin gözleri, okuma bayramında anne babasını arayan çocuklar kadar pırıl pırıldır. karınca kollarını açar ve koc-ca-man bir nah çeker. 'ahaha doğanın pis dölü, git başkasından dilen ne dileniyosan, bende sana verilecek zıkkım yok' der ve kapıyı haince, alçakça çarpar. dersini alan ağustos böceği böylece aç bilaç evinin yolunu tutar.''


YETMEDİ Mİ BU KADAR EZİLMEK?

alınacak ders, karıncanın çalışkanlığı osu busu değildi aslında. ortada alınacak ders dahi yoktu. zira ağustos böceği yazın karıncaya nanik yaparak , karınca kışın ağustos böceğine zıkkım koklatmayarak tarihteki en büyük piçliklerden ikisini yapmıştır.

bu da böyle biline.


hem zaten, hepimiz bir ağustos böceği değil miyiz?

Aktedron

''Bir tek tanrıma dokunamadınız.. bir de, tanrımdan saklayabildiğim insanların kardeşliğine.
Onları da ben yok edeceğim! üfleyerek söndürür gibi bir kibriti. Küçük, incecik bir nefesle.''


K. İskender


Oracle

15 Eylül 2007 Cumartesi

Ölümcül Günahlar

"ben buyum.." diye söze başladı mistır ceykıp. kahvesinden son bir yudum aldı ve devam etti. "benim olayım bu. yaradılış meselesi bir yerde. her şakanın altında en az 2 gerçek ararım - ki bunlardan en az 1 tanesi sana girsin - çünkü böyle yetiştirildim anlatabiliyor muyum?".. duydukları karşısında şok olan leydi coenna ne diyeceğini bilemez bir halde etrafına bakınıyordu. sonra birden.. birden gözü kahve fincanına ilişti.. "işte" diye geçirdi içinden.. "her insanın zayıf noktası vardır mistır ceykıp.."

mistır ceykıp fincanındaki kahvesini hep 10u20geçe şeklinde yudumlardı.. leydi coenna'nın gözüne ilişen mistır ceykıp'ın dudak iziydi.. mistır ceykıp ruj kullanıyordu!!! "ee , mistır ceykıp size bir sorum olacak" diye söze başladı leydi coenna , mistır ceykıp bir keptın bilek yakıp başıyla LÜTFEN BUYRUN hareketi yaptı.

"mistır ceykıp , neden ruj sürüyorsunuz?"

bu soru karşısında afallayan mistır ceykıp , keptın bilekinden uzunca bir duman alıp hemen bir yalan uydurmaya başladı..

"teknik olarak o ruj değil.. evet belki renkli olabilir ama ben onu dudağımdaki çatlaklar için kullanıyorum. malumunuz çok sert bir kış geçiriyoruz ve dudaklarım çatladıklarında çok canım acıyor"..

elbette leydi coenna bu cevaptan tamin olmamıştı. soran gözlerle mistır ceykıp'a bakarken içeriye genç hanımefendi roza girdi..

"iyakşamlar efendim"
"size de iyakşamlar genç hanımefendi roza, nasılsınız?"
"hiç iyi değilim mistır ceykıp! sizin yüzünüzden babamdan bir ton azar işittim!!!"

genç hanımefendi roza'nın babası sert mizaçlı bir beydi..

"hayırdır genç hanımefendi roza?? ben size ne gibi bir kötülük yapmış olabilirim ki????"
"bir de soruyor musunuz mistır ceykıp.. gey pornolarınızı odamda unutmuşsunuz!!! geçen gün iç çamaşırlarımdan birini ödünç almaya geldiğinizde... hatırladınız mı?!?!?!?"

"işte" diye geçirdi içinden leydi coenna.. mistır ceykıp'ın olayı buymuş.. mistır ceykıp'ın yüzü kıpkırmızı kesilmişti .. leydi coenna bu durumu fırsat bilip bütün zehrini mistır ceykıp'ın üzerine kustu..

"sen kocaman bir ibnesin ceykıp.. bunu en başından beri biliyordum.. ve sana bir sürprizim var!! az sonra bu odaya 3 tane kamyoncu gelecek.. bil bakalım kimin için!!!"

mistır ceykıp'ın utancı yerini korkuya bırakmıştı.. zangır zangır titrerken leydi coenna o ölümcül kahkahısın attı ve..

"sen bittin ibne.. sen bittin!" dedi..

Aske

14 Eylül 2007 Cuma

Polyanna adımlarına dikkat et canım


Sen nasıl oluyor da her sikimde moralini bozmayıp insanlara umut veriyorsun? ulan sen insan değil misin? insansı duygulardan biri değil mi keder? eee o zaman sen insan değilsin. bambaşka bişisin sen polyanna.. ne ramazan abinin götelenk oğlu hasan ne de şişko deli nalan'ın piç sarısı bokumsu torik oğlu serkan beni bu kadar sinir edebildi. ne diyordum tamam insan olmadığın tezinde hem fikiriz di mi? sus sana fikrini mi sordum ben elbiseni sikerim senin haaa! işte omzunda sincap var hayvanlarla iyi diyalogun var neden çünkü sen insanların sinirini gereksiz mutluluk oyunun ve umutlarınla bozuyorsun di mi? bu yüzden kimse seni siklemiyor. Evde kalcaksın salak. Sana peter'i ayarlamak lazım. kabullensene lan kabul et polyanna! bir sonbahar akşamı kanayarak ölümünü izlerken sipariş ettiğim kahvenin boktan oluşunu garsonun yüzüne vurucam.emin ol canımın içi bunu yapıcam.

Durdum bi nefes aldım hani dedim kendi kendime; ''lan sev şunu be.. dene en azından'' lan hakikaten büyük orospu çocuğusun nasıl sinirimi bozuyorsun anlatamam. git seni görmedim duymadım git lan! babaannenin donunu giy, ruj sür ve sokakta elma sat.

Oracle

aşık ile maşuk


a: sevgilim.. otur hele karşıma. seninle konuşmam gereken mühim bir konu var
m: dinliyorum aşkısı söyle.
a: bak maşuk sana bunu nasıl söyleyebilirim bilmiyorum , beni yanlış anlamanı istemiyorum herşeyden önce
m: tamam bebik sen söyle
a: aslında söylemicem , soracam..
m: balım sor hadi amağğ
a: sen geçen gün salı pazarında alışveriş ederken , önüne gelen ilk üç kişiye çatır çatır vermişsin , feci yemişler seni doğru mu?
m: hayır balım sadece ayak üstü , tezgah arkalarında..
a: maşuğumm.. beni aldatmayacağını biliyordum.. insanlar bizim ilişkimizi kıskanıyorlar biliyorum , hep ondan aramızı bozmaya çalışıyolar.. bebeğim benim mjx.
m: gugik!

Aske

11 Eylül 2007 Salı

Beklemek

Okulun labından nete giriyorum şu an ve sabahın 8inden beri danışman hocamı bekliyorum. Adamın sikinin keyfini bekliyorum burda! yatağından kalkıcak, o çirkin karısına öpücük kondurduk ve gelcek üstelik okulun 50 metre uzağındaki Beldemiz adlı sikik sitede oturuyor. 13.30'da gelicek diyorlar. Beklemekten nefret ediyorum!

10 Eylül 2007 Pazartesi

Çöl


''Eskiden doğa ve toprak, yaşam ve suyun olduğu yerde, bitimsiz bir çöl gördüm, bir tür kratere benzeyen, öylesine uzak ki mantıktan ve ışıktan ve ruhtan, zihin onu herhangi bir bilinç düzeyinde kavrayamaz ve algılamaya yaklaşsan bile zihnin gerisingeriye kaçar, içine alamaz onu. öyle açık ve gerçek ve yaşamsal bir manzara idi ki benim için, el değmemişliğinde neredeyse soyuttu. benim anlayabildiğim buydu, benim hayatı yaşama biçimim, çevresinde hareketlerimi ördüğüm şey, elle tutulur, gözle görülür olanla hesaplaşma biçimimdi. Benim gerçekliğimin çevresinde dönendiği coğrafya: benim aklıma gelmezdi, hiç, insanlar iyimidir, insan kendini değiştirebilir mi, insan bir duygudan ya da bir bakıştan ya da bir jestten haz duyarsa dünya daha mı iyi olur, ya da başka birinin aşkını ya da iyiliğini kabul ederse. hiçbir şey olumlayıcı değildi, “ruh cömertliği” lafı hiçbir şeyi açıklamıyordu, bir klişeydi, kötü bir şakaydı. seks aritmetiktir. bireysellik mesele değil artık. zeki olmak neye yarar ki? aklı tanımla. arzu anlamsız. zeka hiçbir şeyi iyi edemez. adalet öldü. korku, yakınmak, masumiyet, ilgi, suç, ziyan, başarısızlık, keder artık hiç kimsenin gerçekten hissetmediği şeyler, duygulardı. düşünmek yararsız, dünya anlamsız. kötülük dünyanın tek sürekliliği. tanrı yaşamıyor. aşka güvenilmez. yüzey, yüzey, yüzey insanın anlam bulabildiği tek şey yüzey.

benim gözümde uygarlık buydu, devasa ve tırtıklı bir bıçak ağzı gibi...'

dünyaya lanetler yağdırıyorum;

ve de bana öğretilen herşeye; ilkelere, seçkinliklere, seçimlere, ahlak derslerine,
uzlaşmalara, bilgiye, birlik olmaya, dua etmeye - hepsi yanlıştı- hiçbirinin
kendi başına bir amacı yoktu. kendi bomboş suratımı gözümün önüne
getiriyorum, bedeninden ayrılmış sesi:

Bunlar korkunç zamanlar.”

***

Bret Easton Ellis sağolasın.. abimsin.

Oracle

vidi well little brother..

"this is the greatest moment of your life and you're off somewhere,missing it. listen. your father was your model for god. and if yourfather bails out, what does that tell you about god?"

"you are not a beautiful and unique snowflake*... you are the same decaying organic matter as everything else. we are all a part of the same compost heap, we are the all-singing, all-dancing crap of the world"

"you are not your bank account, you are not the clothes you wear. you are not the contents of your wallet... you are not your bowel cancer. you are not your grande latte. you are not the car you drive... you are not your fucking khakis"

"this is your life it doesn't get any better than this. this is your life and it's ending one minute at a time"

for my brother..

Aske

Pushit




Başım ağrıyor ve şu an baş ağrıtmak için olur olmadık zamanlarda bik bik (sik sik) eden herkesin orta kulağını zedelemek istiyorum.


Aske

İnsan


Sen sıradan bir insansın.
yanındaki sıradan bir insan
arkandaki de öyle

şu seviştiğin kadınlar.
hani uzun mesafeler arası uçak yolculuklarında 14 posta gidebildiklerin
sarı saçlılar
kızıllar
zenciler

sokaktaki insan suretindeki kahramanlar
sana hergün bir hayat bahşedenler
seni asla unutmayanlar
senin unuttukların
çekler
doğumgünü kutlamaları
annenin hastane bilekliği
serumu

herkesi kurtarabilecek kudrettesin
bunu biliyorsun; bir süreliğine de olsa
denny'yi kurtarabilirsin
anneni kurtarabilirsin
kendini kurtarabilirsin

her şeyi bir kenara bırak.
isa olmadığını,
iyi bir insan olmadığını,
annenin oğlu olmadığını,
merhamet gösterilmeye değecek biri olmadığını,
dördüncü aşamaya geri dön ve hatırla

***

Uğruna savaşıcak birşeyleri olamayanlar birşeylere karşı savaşırlar!

Chuck Palahniuk tanrı seni korusun.

Oracle

8 Eylül 2007 Cumartesi

Neden itiraz etmiyoruz?


İnsanların kalbinde melek olduğuna inanma arzun en fazla saflık.
kafanı toparla, beynin buna inanıyor, ona kulak ver.
bir daha söylemeyecektir.

kainat misafirperver
kişisel değil.
yaşamak için yakıp yok et.
bu hep böyle oldu.

hepimiz trajediyle besleniyoruz
bu tıpkı bir vampire kan gibi.

tüm dünya ölürken
ben vekaleten yaşamalıyım.
senin başına gelmesi çok daha iyi.

****

3. gözümüzü açmaya yardımcı olduğun için teşekkür ediyorum.. meleklerin daima seninle olsun.

Oracle

Relax

it's not enough.
i need more.
nothing seems to satisfy.
i don't want it.
i just need it.
to breathe, to feel, to know i'm alive.



relax. turn around and take my hand.

Oracle

6 Eylül 2007 Perşembe

Bir rüya gördüm sanki

Harry: Some dumbass junkie!
Marion: Did what? Some dumbass junkie did what? You mean, you fucked it up!
Harry: What the fuck is wrong with you?
Marion: You promised me that everything was gonna be ok remember? I fucked that sleaze bag for you, then I put myself through fucking hell for you?
Harry: Theres nothing out there!
Marion: I don't give a shit! You fucking loser!

Ölü evi ve Helva

Nedense bu olmadan daha iyi
farlar becerir şehri
bir yerde yarım kalmışım
hiç duyu yok bir daha

konuştuğunda ne dersin
hiç zaman sezmem
cesareti kırılmış televizyon uykusu
uyanık değil karanlık olana kadar

nedense hiç terkedemem
bu ölü evini
nedense aldırmam gitmiş olmaya
ve eğer düşünüyorsan beni gördüğünü
kanıtlamak zorundayım sana
hatalı olduğunu

*****

Katatonia hala hayatlarımızda önemli bir yerde duruyorsun. umarım yerini seviyorsundur..

5 Eylül 2007 Çarşamba

headbanger's journey vol.2

21 ocak 2005

metalcinin seyir defterine not. 02.21

6 gün. tam 6 gündür tek kelime etmeyen "yeni çocuk" ile ilgili ciddi endişelerim var. soruyorum "lan" diyorum etkili olması için " bişey mi yaptınız elemana?".. "yok abi ne yapacaz konuşmuyor ki zaten 6 gündür bizimle" diyorlar. nnskkkmm.. 666

- nerede 666 görsem kafa sallayasım gelir.

22 ocak 2005

metalcinin seyir defterine not. 02.21

dün yaşadığım travmanın etkisini atamadım hala üzerimden. öyle bir titriyorum ki anlatması olanaksız neredeyse. yeni çocuk ben bayıldıktan sonra gelmiş birşeyler not etmiş. okudukça kan beynime sıçarı. çağırdım bu gün yanıma. gel dedim seninle artık delikanlıca konuşma zamanı geldi.

aldım bunu karşıma sordum ;

- bak koç. biz burada böyle sinsiliklere tahamül edemeyiz. biz demonik bir bağ ile birbirimize bağlıyız ve bize ihanetin bedeli çok ağırıdır.
+ ne zaman ağır bir bedel ödemek zorunda kalsam kafa sallayasım gelir.
- demek ki bize ihanet ediyorsun öyle mi?!?!?!?!?
+ ne zaman yanlış anlaşılsam kafa sallayasım gelir..
- ben de metalciysem seni çözecem.. çözeceğim ulan.
+ ne zaman biri beni çözmek istese kafa sallayasım gelir..

bu çocuğu yine anlamadım. tam bir kapalı kutu demiştim ya daha önce.. tekrar vurgulasam yeridir.

Aske

4 Eylül 2007 Salı

headbanger's journey vol.1

13 ocak 2005

metalcinin seyir defterine not. saat 02.12

pek anlayamadığım bir şekilde ota boka kafa sallandığnı görüyorum. bu gün aramıza katılan bir arkadaşta ise bu durum çok değişik bir şekilde boy göstermiş. örneğin ;

- merhaba metalci dost aramıza hoşgeldin
+ ne zaman hoşgelsem kafa sallayasım gelir.
- nasıl yani , beni biraz aydınlatırmısın üstadım.
+ ne zaman aydınlatmaya başlasam kafa sallayasım gelir.

bu çocuğu anlamak gerçekten çok güç. şimdilik pek fazla ses etmiyorum kendisine , diğer arkadaşlar da sanırım sevdiler. ama tekin değil bu çocuk.


15 ocak 2005

metalcinin seyir defterine not. saat 02.21

bu çocuk gün be gün beni şaşırtmaya devam ediyor. hala ne yapmaya çalıştığını tam öğrenemedim fakat bu gün aldım karşıma konuştum.

- aramıza gireli 3 gün oldu nasıl sevdin mi buradaki insanları?
+ ne zaman araya girmemin üzerinden 3 gün geçse kafa salayasım gelir
- bak seninle açık konuşacağım. neden böyle yaptığını anlamıyorum lütfen kendinle alakalı birşeyler anlat bana , senin hakkındaki şüphelerimden arınmam lazım..
+ ne zaman biri benimle açık konuşsa kafa sallayasım gelir.
- istersen sonra konuşalım , sanırım hala bize alışamadın?
+ ne zaman sonra konuşsak kafa sallayasım gelir.

bu çocuk tam bir kapalı kutu. ilerleyen günler neler getirir bilmiyorum ama , korkuyorum.

Aske

21.yüzyıl'da "Teyze" gerçeği

öncelikli olarak başlık ile alakalı "alpay erdem" li yorumları aklınıza getirmeyin. bu düşmanca bir yazı olmayacak zira.

teyze nedir ?

apartman yaşantısının vazgeçilmez bir unurudur teyze. kah balkonda oturup , oturduğu yerden çiçek sularken karşı blokta oturan başka bir teyzeyle gürültülü muhabbetler yapar ,kah ev gezmesine topluca gelip "ahahahah" kapsamında delice kahkahalar atar. gözlerinizi kapatıp düşündüğünüzde gözününüz önüne gelen teyze modeli genelde klasik ; şişman , yer yer başörtülü , altın bilezikli teyze modelidir.

kafa siken bir unsur olarak teyze

burada elimden geldiği kadar terbiyeli davranacağım başlığa bakıp yanılgıya düşmeyiniz.

teyze kapsamına giren orta yaşın biraz üzerinde hanımefendiler yukarıda da kısmen bahsettiğim gibi evlerinden dışarıya sadece ; gün gidimi (güne gitmek) , pazar alışverişi , kapı önü oturmaları gibi pekte ilginç olmayan atraksiyonlar için çıkarlar. bu başlıkta asıl olarak gün gidimi olgusunu işleyeceğim.

yıllardır apartmanlarda yaşayıpta apartman hayatına adapte olamamış biri olarak en şikayet ettiğim konulardan birisi (bu duruma geçici bir süreliğine de maruz kalıyor olsam) teyzelerin toplu halde bir evden başka bir eve hareketidir. ki şikayet ettiğime göre bu ev mutlak suretle benim evimdir. sabaha karşı yatmış olan genç bünye türlü kahkaha ve gürültülü konuşma sesi ile uyanır. yataktan en perişan haliyle kalkıp tuvalete giderken anne içeriden koşar ve "sen bu gün salona pek geçmesen iyi olur. birşey istersen bana seslen ben getiririm" gibi uyku sersemliği ile pek anlaşılmayan bir teklifle gelir gencin karşısına. "peki annem , tamam annem , biricik annem" cevabından sonrası tam bir felakettir. süresiz oda hapsi (direkt olarak bu isim ile olmasada düpedüz bir hapisliktir) başlar ve anne ara sıra gelip o gün için özel olarak hazırladığı keklerden böreklerden ikram eder (sus payı mahiyetinde).

herşey bitti derken , teyzeler evi gezmek isterler ve kaçınılmaz olarak gencin odasına da hunharca dalınacak , genç "mehe burası da oğlumun odası , mühü bu da oğlum" gibi kahkaha destekli cümlelere maruz bırakılacaktır.

bunlar sadece küçük bir kısımdır tabi ki. bunun birde diğer türlüsü vardır , genç zorla yataktan kaldırılır , giyindirilir , teyzelerin eli öptürülür falan. allahtan ben o devreyi aşmış bitirmiş vaziyetteyim.

teyze sorununua çözüm önerileri

asmak kesmek vs. ile bir yer varılamayacağı aşikardır. bukalemun edasıyla ortama ayak uydurmak da daha çok kızların becerebileceği birdurum olduğundan dolayı , erkeklerin çareyi sokakta araması tek çözüm gibi görülebilir. fakat bu durum sabah erken gelmelerinden dolayı biraz zor bir hal almakta , "sabah sabah naapacam mnkym sokakta" düşüncesi kafayı kurcalamaktadır.

sonuç

teyzeler hayatın gerçekleridirler. öyle ya da böyle , kendilerini deprem gibi düşünüp bir an önce beraber yaşamaya alışmak sanıyorum ki bir üstteki başlığa eklenebilir. türlü anlaşma yollarına gidilmesi de olası olmakla birlikte anlaşmanın ne kadar sağlıklı olacağı gerçekten şüphelidir.

Aske

3 Eylül 2007 Pazartesi

Söz söyleme sanatı

''Bazı sözler karanlıkta söylenir,bazı sözler hiçbir zaman''


Oracle

kedim ve hayatın anlamı


öncelikle başlık pek bir irvin d. yalom çakması oldu , farkındayım ve bunun için özür diliyorum lakin yazacağım yazıya en uygun başlık sanırım buydu.


bir insan , bir kediye ne kadar fazla anlam yükleyebili ? saymadım ama kedim benim için , burayı tüm sevdiğim dostlarımdan özür dileyerek yazacağım , en iyi dostumdan bile daha iyi bir dost. hiç bir şekilde soru sormuyor mesela , konuşabilse , ona neler anlattığımı millete açıklayabilse daha iyi anlaşılır bu. saatlerce dinliyor ve karşılık olarak sadece sevilmek istiyor.


kedim benim için sabah kalktığımda içtiğim sade - şekersiz kahve gibi. her sabah uyandığımda suratımı yalamasına , kafasını elime sürtüp kendini zorla sevdirmesine izin veriyorum. o da karşılık olarak biraz daha suratımı yalıyor.


karnını falan okşarken hırlamasına bayılıyorum. biliyorum ki çok mutlu , biliyorum ki o an ordan kalkıp başka bi yere gitmeyi aklının ucundan geçirmiyor ve biliyorum ki ben sadece onun karnından okşadığım müddetçe beni terketmeyecek. tabi bunu çıkar davasına çevirip kedilere nankör diyen denyolar da yok değil. kınıyorum hepsini , pek çoğuda sevdiğim insanlar aslında denyo dediğim için kusuruma bakmasınlar.


uyurken sevgilimi bile ezmeye kalktığım olmuştur. deli yatarım ben sevgilim bilir. kedim yorganı çektiğim an bacaklarımın arasına yattığında ise kılım kıpırdamaz sabaha kadar. put gibi dedikleri cinsten bi uyku uyurum sabah kadar. açık konuşayım çok canım yanıyor sabahları uyanınca , ama pek sorun etmiyorum ilaç içiyorum geçiyor.


mamasını koyduğumda böyle bi delilik geliyor hayvanın üzerine sanki ben olmasam aç kalacakmış gibi , mamasını yemeden önce 20 dakka bacaklarıma sürtünüyor. teşekkür ediyor heralde , ulan git ye sevicem ben sonra seni , yok..


bazı geceler feci bir moralle giriyorum yatağa (yatağa girmediğim geceler daha fazladır tabi). çıkıyor yastığıma koyuyor kafasını. yanaklarımı yalıyor ağlayınca falan. şeker bişey.


ara sıra kıskanıyorum onu. annemi benden biraz daha fazla seviyor sanki , lan diyorum ben olmasam sen bu evde barınamazdın. annem kedi sevmezdi çünkü , astım falan malum. tabi 7 sene öncesine kadar..


kedim benim için pek çok şey. bunlar sadece birkaçı.

Aske.

Léon

Mathilda: Leon, sanırım sana aşık oluyorum. Biliyor musun, bu basıma ilk defa geliyor.
Leon: Peki daha once olmadıysan simdi asık oldugunu nasıl bilebiliyorsun?
Mathilda: Cünkü hissediyorum.
Leon: Nasıl?
Mathilda: Karnımda. Sıcak. Orada hep bir yumru vardı ama şimdi yok oldu.
Leon: Mathilda, karın ağrından kurtulmana sevindim.

Sosyete güzeli

ben seni sevemem sosyete güzeli.
yaşayamam dilediğin sevginin çevresinde,önce sever gibi görünüp sonra arkamdan kahkahalarla güldürtmem seni.
hem söyler misin sen,ne zamandan beri aşk'a inanır oldun,hangi diskoteklerde unuttun sevgililerini,okul yoluna alışabildin mi?
annen son verebildi mi konken partilerine baban sakın aşık olma haa diyor mu hala..
hadi yine dik başlı ol, ilk günki gibi,yine söyle saf bir köylü cocuğu olduğumu,hem haksızda değilsin ki bu sözlerinde.
sen kuşların cıvıltıların arasında,bembeyaz bir villada çiçeklerin ortasında şeref verdin dünyaya.
ben ise bahtım gibi kapkara bir kış gecesi,sokaklara çamurların aktığı,kerpiçli bir damda 70lik bir ebenin kollarında dünyaya sosyete güzeli.
benim anam "çüzz''demedi. kızım.
evden çıkarken babam ''bye bye'' demezdi bana,"allah'a emanet ol oğul" derdi.
dedem hızır aleyhisselam yoldaşın ola derdi.
benim vaktimi geçireceğim bir süsköpeğim bile olmadı, yoktu ama dağlarda arkadaşım karabaşımız vardı, mertti üstelik.
biz sevincimizden kahkaha yerine, dişimizin görünmeyeceği bir şekilde yanağımızı yukarı çekerek gözümüzü kısarak tebessüm ederdik a kızım.
yani sosyete güzeli bizim evden kesik çakal uluması gibi kahkaha hiç yükselmedi.
yani yürek yaralıydı bizde,yani can son nefesine kadar asi bir savaşçıydı.
biz yüreğimizin asilliğinden biz merhametimizin güzelliğinden yüreğimizin asilliğinden hiç bir şey kaybetmedik.
biz kokteyllerde kanepe yemedik annemizin kara fırın dediği sobamızda yaptığı ekmekleri yerdik a kızım.
bazen,bazen namerdin düşüncesine bile malzeme olmamak için simit yer sonra kürdanla uğraşırken keçi etide pek sertmiş derdik.
simit yerdik ama gururlu ve namusluydu gözlerimiz sosyete güzeli.
sen hiç 8km yi sevda türküleri okuyarak yürüdün mü sosyete güzeli,sen hiç olmayan çoraplarının yırtığı görünmesin diye ayak parmaklarını yırtık ayakkabında yumup gururunu korudun mu ?
söylesene sosyete güzeli,ben mum ışığında ders çalışırken sen mum ışığında istakoz yiyip kırmızı şarapla geceyi kucaklıyordun belki..
boş ver be sosyete güzeli ben seni zaten sevemem ki...

senin dünyaya gelişini şampanya patlatarak.
benim dünyaya gelişimi ise silah patlatarak kutlarlardı töremizce..
dedim ya neyime gerek senin gibi sevgili.senin modeli geçmiş diye binmediğin arabaların ben arkasından bakarak giderirdim hasretimi.
senin giymeyip sokağa attığın elbiseler,benim en yeni en güzel elbiselimdi..
dedim ya neyime gerek senin gibi sevgili.senin çevrende bu kadar entellektüel ve dazlaklar dururken ben seni sevemem sosyete güzeli..

ben anadolu çocuğuyam ogluumm...!

şeytan kankito olalım mı?

şeytan kankito olalımı
alleme korku salalım mı
muhabbetin baldan tatlı
sen yok musun sen şeytan



şeytan kankito olalım mı, kilise havra basalım mı? arap kızı camdan baka dursun biz headbang yapalım mı


çok kafa bi kişisin
nerden geliyor bu huyun
benim için sen bir dişisin
acaba nerede dipsiz kuyun



toynakların bir ömre bedel, boynuzların ise afilli , senle geçinemeyenlerin dumandır hali


şeytan kankito olalım mı?
olanlardan ne'miz eksik
encükleri enlemesine yaralım mı?
yaranlardan ne'miz eksik


Aske & Oracle

2 Eylül 2007 Pazar

Second part

Ernest Hemingway once wrote: "the world is a fine place and worth fighting for." I agree with the second part

1 Eylül 2007 Cumartesi

:)

Sahip olacağın her şey bir gün kaybedeceğin şeylerden sadece biridir.
cevap bir cevabın olmamasıdır..


düşünmek iyidir (way of thinking..)

"akşam akşam uyunur mu lan?" dedim kendi kendime. akşam uyunur tabi de 7buçukta yatıp 8buçuğa kadar uyumak da neyin nesiydi ? yok yok muhakkak bir terslik var , hiç huyum değildir. beni tanıyanlar bilir uyku ile pek aram yok. neyse uyandım. bilgisayarın başına geçtim bi sigara yakıp. yakmaz olaydım.

sürekli bilgisayar başında oturan insanların internet ortamında yapacak pek az şeyleri vardır. en azından yeni başlayan birine göre. sözlük okumak , sözlükte yazmak , bi kaç forum sitesinde gezinmek , herhangi bir sitedeki kendi hesabında değişiklikler yapmak , msn vasıtası ile arkadaşlarıyla konuşmak vs. ben de aynı durumdayım. hatta yukarda yaptıklarımın birkaçtanesini çıkarabilirim bile.

bu uyku muhabbeti sonrasından bahsedicem biraz yani (bakıyorum saatime hmm) son 25 dakikadan. planlanmış bir yazı olmadı bu sebepten.

insanların değer yargıları takıldı kafama biraz. birini değerlendirirken hangi kriterlere dikkat ediyorlar ya da birinin iyi olması için alsında ne olması lazım falan. eski cumhurbaşkanımız Ahmet Bey karısıyla birlikte markete gidiyor , kırmızı ışıkta duruyor. yani nedir? konumundan faydalanmıyor , kendini diğer insanlardan üstün görmüyor. bu gerçekten mükemmel bir duyarlılık. ama bu onu değerlendirmek için yeterli olmamalı. yaptığı şeyleri göz önünde bulundurmuyor insanlar hakkında yorum yaparken. "o iyi bir cumhurbaşkanıydı çünkü kırmızı ışıkta durmasını bilirdi" , "o iyi bir cumhurbaşkanıydı çünkü çizgili pijamalarıyla bakkala gidip alışveriş yapardı karısıyla birlikte". çok nadir görülüyor ki "x zamanda y kişisine öyle bir ayar vermiştir ki tüm siyasi çevreler kendisini ayakta alkışlamıştır" denilsin.

benim kafama takılan bu işte. ben ilerleyen zamanlarda dünyanın en kötü boklarını yesem , bunun yanında otobüslerde teyzelere yer versem, engelli vatandaşları karşıdan karşıya geçirsem vs. yapsam bunlar yaptığım kötü şeylerin üzerini asla örtmez. neden? çünkü belirli bir mevkinin adamı değilim. Kendimi asla Ahmet Bey ile kıyaslamıyorum. ve kendisine kötü şeyler söylemek değil amacım. kesinlikle karakteri çok düzgün bir insandı ve görevini de layıkı ile yerine getirdi. benim sorunum insanlarla. kendi kafalarına uyan her ne olursa olsun toz kadar bir sebep yetiyor dünyanın en iyisi yapmak için. sorunum burada yatıyor. ve ne yaparsam yapayım bunun değişmeyeceğini biliyorum.

kötü bişey amına koyim. öyle mi sebastian?

öyle abi..

Aske.