30 Ekim 2007 Salı

i see

ben imba biriyim.
belki de ben imba biri değilim.
açık konuşayım imba kim bilmiyorum.
belki de imba ne? onu bile bilmiyorum.
sorsanız cevaplayabilir miyim mesela ?
cevaplayamazsam üzülür müyüm?
peki.. peki siz gözümde,yere düşmemek için çırpınan gözyaşının bana kattığı değeri anlayabilir misiniz ?
bilmiyorum..
tek bildiğim,
kurufasulye osurtur.
bundan eminim.
oysa sevmek...
bilirsin dostum.
bilirsin.
herşey biraz birşeydir.

Aske

24 Ekim 2007 Çarşamba

23 Ekim 2007 Salı

Hayat. Heyhat..

bu sabah anladım ki insanın uyanır uyanmaz hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı bir dalga olduğunu anlaması iğrenç birşey. gözlerin şişi henüz inmemişken , gırtlağınızdan hala travestisel bir ses çıkarken "mna koyayım koca adam 2 günde öldü gitti" demek iğrenç birşey.

annemin sevimli komşusu gülten teyze'nin kocası öldü bu sabah. 74 yaşındaydı , zamanında hürriyet gazetesinde köşe yazarıymış falan. acayip efendi bi insandı ve dün e kadar hiçbirşeyi yoktu. dün öğlen hastaneye götürdüler. kanser tehşisi kondu. bu sabaha karşı 5 gibi mide kanaması geçirdi , hastaneye kaldırdılar ve öğlen 11 gibi hastanede öldü. 2 gün.. 74 senenin karşılığı sik gibi 2 gün.

kimse "hepimiz ölecez" "ölüm insanlar için" geyiği yapmasın bana. kalbini kırarım. evet ben hayatı filiz akınla ibne oğlunun filmlerindeki gibi yaşıyorum. ani duygu patlamalarım var benim çok ani ama. birine bişey anlatırken jest ve mimiklerle destekliyorum ben , uzaklara bakıyorum güzel ya da kötü şeyler anlatırken. gözümde birkaç damla yaş birikiyor. gidemiyorum şimdi gülten teyze'nin ya da oğlunun yanına baş sağlığı dilemeye mesela. biliyorum ki orda da böyle fena duygusal patlamalarım olacak. ben buyum çünkü. hikmet amcayı 2 aydır tanıyorum. maksimum 2 kere 1 er dakika konuştum. ve ölümüne çok fazla üzülüyorum.

hayat işte. bombok bi dalga. yapıştı bir de üzerime çıkmıyor.

lanet olsun adamım!

Aske

20 Ekim 2007 Cumartesi

alışveriş listesi

  1. 1 adet az kullanılmış dua
  2. 3 adet gökten düşen elma
  3. 2 adet amin
  4. 3 kulhûvallah 1 elham
  5. 7 baş sarımsak
  6. 1 adet bayandan 2 adet doktordan olmak üzere araba
  7. bir miktar kuş sütü
  8. bir miktar olmayacak dua
  9. 8. madde için 1 adet amin
  10. 1 paket izmarit
  11. sınırsız ton balığı
  12. 2 adet "küfelik olmuş" seviyesinde sarhoş
  13. 1 adet kabadayı
  14. 14 adet gay
  15. testere
  16. 1 adet yüzüklerin efendisi
  17. "the gratest of nine"
  18. güç yüzüğü
  19. 1. ve 3. enternasyonal
  20. şeftali tüyü dökücü krem
  21. saatli maarif takvimi
  22. 1 litre hoşaf (tercihen erik)

Aske

Andrei Romanovich Chikatilo "Rostov Kasabı"


Seri katiller dosyası volume I





Andrei Romanovich Chikatilo "Rostov Kasabı" (1936-1994)



"Ben doğanın bir hatasıyım, deli bir hayvanım”

"Yaptıklarımı cinsel bir tatmin için değil, daha çok huzur bulabilmek için yaptım"

Oğlanlar ve savunmasız genç kızları hedef olarak seçmişti. Çoğu zaman onları evlerine bırakmak, karınlarını doyurmak ve yardım etmek bahanesiyle otobüs duraklarından, yollardan alıp, ıssız yerlere, ormanlara götürürdü. Burada onlara hayal gücümüzü zorlayan kötülükler yapıyordu. Dillerini kesiyor, meme uçlarını ısırarak koparıyor, cinsel organlarını yiyor, gözlerini çıkarıyordu. Bu saydıklarımız sadece onun yaptıklarından birkaçıdır. 1984’te dört haftalık bir dönemde 6 genç insanı doğramıştır.

Yöneticiler seri cinayetleri çürümüş bir batı fenomeni olarak ilan edip propaganda malzemesi yaptığı sırada, suç tarihinin en büyük psikopatlarından biri liman şehri Rostov’da bulunmaktaydı. Sınıfsız bir toplumda suç var olamaz doktrinini çürütmemek için yetkililerce 1978-1990 yılları arasında 12 yıl boyunca bu canavarca işler yok sayıldı ve toplumdan gizlendi. Bu durumda zavallı vatandaşlar yıllarca bu canavar seri katille yan yana yaşadıklarını bilemediler. Halk arasında birçok söylenti ve şehir efsaneleri oluştu. Bu arada güvenlik güçleri birçok şüpheliyi yakaladı ve eski bir tecavüz suçlusu olan şüphelilerden biri Chikatilo’nun işlediği cinayetten suçlu bulunup idam edildi.

Kurbanlar çoğunlukla fahişeler ve çocuklardı. Cinayetler daha çok tren istasyonları ve otobüs durakları yakınında bulunan ormanlık arazilerde işlendiği için tüm istasyonlara yüksek rütbeli resmi ve sivil görevliler yerleştirildi ve tüm şüpheli durumlar rapor edilmeye başlandı. Çünkü bir emperyalist batı hastalığı olarak görülen ve komünist düzende hiçbir zaman rastlanmayacak bir suç türü olan seri cinayetlere hiç de hazırlıklı değillerdi. Başka da yapacak bir şeyleri yoktu.

Yakalanışı:

Aslında Polis Chikatilo’yu 23 insanı öldürdükten sonra 1984 yılında yakalamıştı. Cinayetlerin artması üzerine polis, fahişelere yaklaşan şüpheli şahısları takip ederken birçok fahişeye yaklaşmaya çalışan ve bir tanesinin halka açık yerde göğsünü okşayan biri olarak Chikatilo’yu gözaltına aldı.Bu yepyeni suç türüne yabancı olan polis onu incelediğinde sıradan bir insan olduğunu, Komünist partisi üyesi olduğunu ve düzenli bir yaşantısı olduğunu görünce serbest bıraktı. Tabi ki bırakılmasının tek sebebi bu değildi. O dönemde kokuşmuş polis teşkilatında suç delilleri doğru düzgün incelenmemişti. Delil olarak bulunan kan ve meni örnekleri birbirine karıştırılmıştı. Teknoloji yetersizdi ve beceriksizdiler. Cani serbest kalmıştı ve yakalanana kadar cinayetlerine devam edecekti.

Çaresizlik içinde kıvranan devlet görevlileri beğenmedikleri Amerikan sisteminin seri cinayetlerde kullandığı bir yöntem olan "profilleme" yöntemini kullanmaya karar verdiler. Bununla ilgili Psikiyatr Dr.Alexander Bukanovski görevlendirildi. Bukanovski bir profil çizecekti ve yakalandığında Chikatilo’ya birebir uyduğu görülecekti.

20 Kasım 1990 tarihinde bir polis ormanlık alandan çıkan bir şüpheliyi durdurdu. Şahsın yüzünde kan zerresi vardı ve ayakkabılarını yıkamıştı. Kimlik kontrolünde şüphelinin Andrei Chikatilo olduğu anlaşıldı. Yapılan incelemede 54 yaşında, Komünist Parti üyesi, 2 çocuk sahibi ve eğitimli bir kişi olduğu anlaşılınca yıllar önce olduğu gibi bir kez daha yaşam tarzı ve konumundan dolayı serbest bırakıldı. Ancak ertesi gün o bölgede bir kız çocuğunun cesedi bulundu. Bu bölgeyle ilgili bir gün önceki raporlar incelendiğinde artık çanlar Chikatilo için çalıyordu. 21 Kasım 1990 günü yakalandı ve tutuklandı.

10 gün boyunca konuşmadı. Gözaltı süresi dolmak üzereyken polislerden farklı bir yöntem izleyen Psikiyatr Dr.Alexander Bukanovski’ye her şeyi itiraf etti. Polis 36 cinayetten şüphelenirken 17 cinayet de üzerine eklendi. 53 insanın canice öldürülmesi, cesetlerinin parçalanması, tecavüz edilmesi ve etlerinin yenmesi eylemlerini en ince ayrıntısına kadar anlatmak ve maketler üzerinde göstermek Chikatilo’ya ayrıca bir zevk veriyordu. Keserek yediği cinsel organlar için “Çok pembe ve esneklerdi” ifadesini kullanmıştı.

Chikatilo 1990 yılında yakalandığında 53 insanın öldürülmesinden yargılandı. Bu davaya halk arasında ‘Aptal Davası’ adı takıldı. Ancak herkes biliyordu ki gerçek sayı çok daha fazlaydı. Kurbanların ailelerinden korunması için çelik kafes içinde mahkemeye getirildi. Yargıç Leonid Akorzanof’un suçlamaları okuması 2 gün sürdü. Yargılama heyetine saldırmak istedi. Pantolonunu indirerek cinsel organını mahkeme salonundakilere gösterdi. Akıl sağlığının yerinde olmadığı gibi bir izlenim vermeye çalıştı. Ama o deli değildi. Tam iki saat boyunca ifade verdi. İfadesinde; üreme organlarının çalındığını, olaylar esnasında kontrolünü kaybettiğini iddia etti. Dava 6 ay sürdü.14 Ekim 1992 tarihinde sonuçlanan mahkemede İdama mahkum edildi ve 11 Ekim 1994 tarihinde Rostov hapishanesinin bir hücresinde sağ kulağının arkasına tek kurşunla idam edildi.



whatthefuck!

asıl sorun , insanların sizi anladıklarını gördüğünüz an başlıyor.. herşey o kadar birbirine girmiş ki görseniz (gerçekten görseniz) beyninizde uçuk çıkar. bütün değerler yargıları , kurallar , anlamlar ve hatta anlamsızlıklar , güzel olan şeyler , çirkin olan şeyler , gelenekler , görenekler , düşünceler , alışkanlıklar ; kahveler , kahve fincanları , televizyonlar , arabalar , kızlar , erkekler , elbiseler , telefonlar , ayakkabılar , saç modelleri , müzik , resim.. vs.

herşey hızla değişmiş.

bu sadece başlanılan noktaya geri dönülebileceğinin "tek" büyük kanıtıdır. sadece insanlar koca kıçlarını kaldıramıyor..

jesus was a fucking loser.

anlatabiliyor muyum ?

Aske

18 Ekim 2007 Perşembe

Si-ker-ler!

''nefrete sevgiden daha çok güvenirim'' dedi şeytan

''çünkü nefretin sahtesi olmaz''

Oracle&Aske

ave libertas !

Fiil

Aklının pususuna yattım
seni indirdiğimde inecek gerçek cehenneme zifir şafak!
mânâm telaşlanırken
mânâsızlığım rahatlayacak

''ben'' gittim
bütün imparatorluklar çöktü.

Beni affet iskender şiirini biraz bencilce kendime uyarladım. Ama kendinden anımsarsın bunları hepimiz biraz benciliz.

O..

Geliyorum

Gördüğün rüyayı bozmaya geldim ben
sevdiğin dünyayı durdurmaya geldim
bütün zehirleri koymaya geldim ben
kırılmamış son kalbi kırmaya geldim !

Oracle

17 Ekim 2007 Çarşamba

FH


onun sevgisi renksiz bir gül ve ölüyor
taç yapraklarını düşürüyor ve ben
ondan önce dünyanın şarapla dolu olduğunu biliyorum
fakat ayıkken gidecek bir yer yok

kendini aptal yerine koyma


jeff buckley


Oracle

16 Ekim 2007 Salı

Parça

''Bir bakışına, bir jestine. ama sonra senin jestlerini benimkilerde buluyorum..seni kelimelerimden tanıyorum..seni bırakan herkes, sende kendinden de bir parça bırakıyor.. ve anıların sırrı da bu değil mi? eğer böyleyse kendimi daha güvende hissediyorum. çünkü asla yalnız olmayacağımı biliyorum.''

La finestra di fronte

Oracle

Döngü

Elimin değdiği yer
gözlerimin baktığı herşey
kokusunu duyduğum her obje
yavaşça yok oluyor
yavaşça.. ya-vaş-ça
sadece ya-vaş-ça
anlıyor musun?
hiç sanmıyorum..
vodka
döngü
vodka
haddiden fazla önemsedik bu hayatı
umarım biz yaşadıkça biraz düzelir
ya-vaş-ça
insanı yaşamak değil yaşayamamak yoruyor.

Oracle

11 Ekim 2007 Perşembe

klavye

kaygı ve korkularla boğuştuğum uykusuz bir gecenin ardından sabah üstüne basa basa ''sütlü'' kahve dememe rağmen türk kahvesinden beter simsiyah bir kahve getiren; beynimin aniden uyarılması sonucunda gün boyu baş ağrıları çekmeme sebep olan o görevliden gerçekten bıktım.

-ve her şey burada başladı-

''bana bunları yaptı''dan öteye geçemeyen, ''benim için bunları yapmıştı'' diyemeyen zavallı sözde arkadaşlardan bıktım.
söylenilen sözlere sürekli saçma sapan antitez üreten boş öğrencilerden bıktım.
hiçliği azlığa tercih eden insanlardan bıktım.
''sen çirkinsin otur aşağı!'' diyen, müzik dinleyen birinin kulaklığını aniden çekip ''hey sana söylüyorum duymuyor musun?'' diyerek o kişinin müziği kesen mağaza ürünlerinden bıktım.
başkasının geleceği somutlaştırıp ondan sonra ''karışmak gibi olmasın ama...'' diye konuşmasını bitiren ''büyük''lerden bıktım.
sebepsiz yere durmadan arayan, ''arayabilirsin hazırım'' dendiğinde bir cevap bile vermeyen ''eski'' insanlardan bıktım.
görüntülenmekten nefret eden ama görüntüden başka hiçbir şey vermeyen hayaletlerden bıktım.
bir yığın hayal kurulduktan sonra birlik olup ''e he he bu hayallerden bi sik olmaz kiğ'' diyerek sırıtan anlardan bıktım.
hayatları içinde tanzimat edebiyatını yaşarken, divan edebiyatı pelerinine bürünen ''yazar''lardan bıktım.
içinde olduğu durumu değiştirmeye çabalamadan sürekli söylenen ve çevresine lanetler yağdıran o patavatsız insanlardan bıktım.
''yan ürün'', ''ek parça'', ''promosyon'', ''bedava'' gibi kalıpları gördüğü an kendinden geçen uyur gezerlerden bıktım.
''asla olmaz''lardan ''belki olabilir, neden olmasın''lara yönelen döneklerden bıktım.
saygısızlık yaptığını saygıyla dile getiren küstahlardan bıktım.
üç maymunu oynayıp başkalarına göz-dil-kulak olan ikiyüzlülerden bıktım.
ahenk içinde varlığını sürdüren salataya karışan kendini bilmez maydanozlardan bıktım.


bu saatte şu klavyeden başka herhangi bir şeyi bulamıyor olmaktan sıkıldım.

-ve her şey burada bitti-

9 Ekim 2007 Salı

nedenler ve önemsiz sonuçlar vol. 1

insanlar koca bir dünyanın tek bir fincan kahvenin etrafında döneceğini kabul edemiyorlar. neden ? alışkanlık mı ? öyle olduğunu varsayalım. insan aptallığa ne derece alışabilir? yani ; pragmatist açıdan incelersek (ki sanırım çağın gereklerini büyük bir oranda bu şekilde yerine getirebiliyoruz) aptallığın insan varlığına hiçbir şekilde fayda ettiği görülmemiştir. tabi ki faydayı uzun vadede düşünmek gerekiyor burada.

toplumsal bir takım faaliyetler , bu tip saçma düşünceleri doğurur. doğrudur. hepsinin temel kaynağı aslına bakıldığında yanlış yorumlamaktan gelir ki aslında bu aptallığa eşdeğer birşeydir. tek fark bilinçdışı bir aptallığın sözkonusu olması ve kitleler sözkonusu olduğunda bu tip aptallıkların genel hatlarıyla doğru kabul ediliyor olması. kolayca anlaşılabileceği üzere bu faaliyetlerden şu noktada en önemlisi din. allah inancı ile alakalı derin şüphelerim (aslında bu şüpheler sanıyorum ki inanç ile alakalı değil doğrudan varlık ile alakalı şüpheler) olsa da , bu inancı kalbinde , beyninde taşıyan insanlara saygısızlık etmemeye özen gösteriyorum.

toparlayayım. değinmek istediğim asıl konu "büyük beklentiler". önce basit düşünelim , şöyle ki ; insanlar haklı olarak sevdikleri birilerinin yaptığı şeylerden aslında tam olarak memnun olmazlar hiçbir zaman. bunun sebebi gayet masumdur , sevgidir ve bu sebepten dolayı sürekli daha iyi yapabileceğine inanırlar. aynı şekilde düşünüldüğünde ciddi bir şekilde inanılan , gönülden bağlı olunan bir tanrının yarattığı dünya , gayet basit nedenler etrafında dönemez! çünkü bu ziyadesiyle karmaşık , kompleks nedenlere bağlıdır. böyle söylerler.

bu durum aslında ta en başından "duygusallık" damgası ile reddedilebilir ve yalanlanabilir. ama dediğim gibi insan olduğumuzdan dolayı ve bu noktada özellikle , her ne kadar aksini iddaa etsekte, kendimizi sevdiğimizden dolayı bu reddedişin nedenlerini çok derin bir biçimde açıklamamızı bekliyoruz.

açıklayalım ; dediğim gibi "inançlar" yüksek beklentileri doğurur. bu yüksek beklentiler de belli olmasa da minik hayal kırıklıklarını meydana getirir. yani dikkatli bakıldığında tanrı inancı maksimum olan bir insan bile yeri geldiğinde tanrıya isyan edebilir. "neden?"

tanrı inancı minimum olan bir insan (inanan bir insan her şartta) bunu birazdaha sıklıkla yapar. o halde maksimize edilmiş bir inanç ile donanmış adamın , büyük inancı zaman zaman olsa bile , hatta anlık olsa bile hemen hemen inançsız bir insanın inanç seviyesine iniyor ise..??? yep. tamamen sakat bir çocuk ortaya çıkar.

yani ; aynı anda hem bu dünyanın çok ulvi dalgalar dolayısı ile döndüğü kabul edilir hem de bu dünya ile alakal dertler için küfür edilir. olayın özü budur ve insanlar her zaman bu tür konularda çok büyük kaypaklıklar sergilemişlerdir.

son olarak söylemek istediğim çok kısa birşey daha var. nedenler ve sonuçlar ile ilgili.

diyorum ki ; sonuçlar önemli değildir. asıl önemli olan nedenlerdir.

itiraz etme hakkınız her zaman saklıdır

Aske

8 Ekim 2007 Pazartesi

put your hands up for fucking god!

"ver elini.."

yeri geldiğinde hayat kurtarır bu söz bilirsiniz. ama o an onun için hiçbirşey ifade etmiyordu , acıdan başka! acıyordu çünkü uzun zamandır dünya ile çok ters bir ilişki içerisindeydi. o dünyanın üzerinde değil , dünya onun üzerindeydi mesela. gözlerini açtığı an ağlayacaktı muhtemelen. susmayı tercih edersiniz bu gibi durumlarda , uzaklara bakarsınız , yutkunursunuz boğazınız acır , acıdan dolayı dolmaya zaten meyilli olan gözler iyice nemlenir. tutmak neredeyse imkansız.. o tutuyordu.

"sana elini ver dedim!"

bir yabancının elini tutmak zordu onun için. insanlar her işlerini elleriyle görürler çünkü. kıç silmekten adam öldürmeye kadar.. uzun zamandır güzel bir müzik dinlememiş olmanın verdiği büyük utanç ile tekrar sustu.

"lanet olsun elini ver!!"

bu son noktaydı heralde. kendini tutmasının bir manası kalmamıştı artık. salya sümük ağladı. önce bi mendil verdim , kalitesiz kağıttan.. sonra da yol. en iyisi buydu sanırım.

insanlar dövme yaptırmayı göze alamıyorlar hala. bu devirde. ne yazık.

Edward norton antivirus and 25th hour

fuck me? fuck you! fuck you and this whole city and everyone in it. fuck the panhandlers, grubbing for money, and smiling at me behind my back. fuck squeegee men dirtying up the clean windshield of my car. get a fucking job! fuck the sikhs and the pakistanis bombing down the avenues in decrepit cabs, curry steaming out their pores and stinking up my day. terrorists in fucking training. slow the fuck down! fuck the chelsea boys with their waxed chests and pumped up biceps. going down on each other in my parks and on my piers, jingling their dicks on my channel 35. fuck the korean grocers with their pyramids of overpriced fruit and their tulips and roses wrapped in plastic. ten years in the country, still no speaky english? fuck the russians in brighton beach. mobster thugs sitting in cafés, sipping tea in little glasses, sugar cubes between their teeth. wheelin' and dealin' and schemin'. go back where you fucking came from! fuck the black-hatted chassidim, strolling up and down 47th street in their dirty gabardine with their dandruff. selling south african apartheid diamonds! fuck the wall street brokers. self-styled masters of the universe. michael douglas, gordon gecko wannabe mother fuckers, figuring out new ways to rob hard working people blind. send those enron assholes to jail for fucking life! you think bush and cheney didn't know about that shit? give me a fucking break! tyco! imclone! adelphia! worldcom! fuck the puerto ricans. 20 to a car, swelling up the welfare rolls, worst fuckin' parade in the city. and don't even get me started on the dom-in-i-cans, because they make the puerto ricans look good. fuck the bensonhurst italians with their pomaded hair, their nylon warm-up suits, and their st. anthony medallions. swinging their, jason giambi, louisville slugger, baseball bats, trying to audition for the sopranos. fuck the upper east side wives with their hermés scarves and their fifty-dollar balducci artichokes. overfed faces getting pulled and lifted and stretched, all taut and shiny. you're not fooling anybody, sweetheart! fuck the uptown brothers. they never pass the ball, they don't want to play defense, they take fives steps on every lay-up to the hoop. and then they want to turn around and blame everything on the white man. slavery ended one hundred and thirty seven years ago. move the fuck on! fuck the corrupt cops with their anus violating plungers and their 41 shots, standing behind a blue wall of silence. you betray our trust! fuck the priests who put their hands down some innocent child's pants. fuck the church that protects them, delivering us into evil. and while you're at it, fuck jc! he got off easy! a day on the cross, a weekend in hell, and all the hallelujahs of the legioned angels for eternity! try seven years in fuckin otisville, jay! fuck osama bin laden, alqueda, and backward-ass, cave-dwelling, fundamentalist assholes everywhere. on the names of innocent thousands murdered, i pray you spend the rest of eternity with your seventy-two whores roasting in a jet-fueled fire in hell. you towel headed camel jockeys can kiss my royal, irish ass! fuck jacob elinski, whining malcontent. fuck francis xavier slaughtery, my best friend, judging me while he stares at my girlfriend's ass. fuck naturel rivera. i gave her my trust and she stabbed me in the back. sold me up the river. fucking bitch.fuck my father with his endless grief, standing behind that bar. sipping on club soda, selling whiskey to firemen and cheering the bronx bombers. fuck this whole city and everyone in it. from the row houses of astoria to the penthouses on park avenue. from the projects in the bronx to the lofts in soho. from the tenements in alphabet city to the brownstones in park slope to the split levels in staten island. let an earthquake crumble it. let the fires rage. let it burn to fuckin ash then let the waters rise and submerge this whole, rat-infested place.

Oracle

fuck you!

7 Ekim 2007 Pazar

bir güneş doğuyor!

güneş doğuyor. 3 sürahi kahve (aslında ikinciyi paylaşmak zorunda kaldım. 3 fincan gibi ciddi bir kayıp söz konusu) ve sonrasında kalkıp birşeyler yazmak istiyorum. tuşların sesi savaşa giden atların nal seslerini andırıyor. içimde yetişip olgunlaşan milyonlarca şey gibi. savaşın sonu belli değil malum. benim bunlar ne şekilde dile getireceğim/getirebileceğim kadar ince bir belirsizlik (you know man!)

güneş doğuyor. aynı güneş aynı dünyanın aynı tarafına aynı saatte birkez daha doğuyor. ilginç değil , mükemmel olması da mümkün gözükmüyor.

garip bir çağın işe yaramaz türleri olarak bizler , önümüze konulanı yemekten başka işlevi olmayan bizler , sistemlerden şikayet edip inatla o sistemlerin parçası olmayı sürdüren bizler , gelecek ile ilgili son derece boş "hayalleriz". bizden çıkanlar ileride bizden farklı olmayacaklar ne yazık. kimi ne ölçüde eleştiriyor olursak olalım , "sistem" denilen ucubenin birer parçası olmamızdan dolayı yarattıklarımıza kendi yaşam biçimlerimizi , "farklı yollarla" enjekte edeceğiz. bundan şüphem yok. beni asıl korkutan yetiştirdiğimiz minik canavarların bizi mezarlarımızdan çıkarıp ortalığa atması , ortada kalmak veya ne isim verdiğimiz önemli değil. biri nasıl olsa birgün gelip bütün bildiklerimizi , bütün söylediklerimizi , kökünden değiştirecek.

nesli tükenen hayvanlara saygı duymayı beceremiyoruz mesela. bunu yapamıyoruz çünkü kendi neslimizin sonsuz bir kaynaktan geldiğine (yukarı bak.. yukarı..) inanıyoruz. ve bunun , kendi neslimizi gönül rahatlığıyla tüketmek için bir işaret olduğuna eminiz. bütün bunları düşünmemi planlamış herhangi birşey mevcut ise , çok açık gönüllülük ile söylüyorum ki ; cehenneme gitsin.

güneş doğuyor. ve ben , havanın aydınlandığını görmeme rağmen , içimdeki en küçük noktayı bile karartmaktan çekinmiyorum.

bir güneş doğuyor.. bana mı belli değil..

Aske

5 Ekim 2007 Cuma

Yangında ilk kurtulacak

''ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
bunlar da bir işe yaramadıysa
demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda''

Murathan Mungan

Sonsuz ilhamın ve varlığın için teşekkürler..

Oracle

2 uzun 3 kısa

Ağır aksak merdivenleri çıkarken, üzerinden eti sıyrılmış bir kemik gibi çıplak, boyaları dökük duvarlara baktı. Devasa puntolarla yazılmış kırmızı renkli yazılar gözüne çarptı. Durdu, elini yazılara sürdü. Pürüzlü dokuyu elleri ile yokladı. Boya bulaşmamıştı ellerine. Okumaya gayret etse de anlamlı kelimeler çıkaramıyordu. Son 3 basamak kala ihtiyarlık verdiği yorgunluk ile son bir kez daha soluklandı. Kalbi seri ateş eden silah gibiydi.. ama kurşunlar nedense hep onu vuruyordu. İnsan yaşlandığında dünyanın ağırlığını omuzlarında taşıyor gibi hisseder.. içine döner bütün düşünceleri ve ateş ettiği hedeflerin hepsi aslında kendisidir.

Basamakları bitirdikten sonra karanlık koridorda yürümeye devam etti. Elindeki yarısı yırtılmış kağıtta ''309'' yazıyordu. Koridorun en sonunda solda kalan oda orda onu çağırıyormuş gibiydi sanki.. evet aradığı oda buydu. ''2 uzun 3 kısa çal'' yazıyordu kağıdın arkasında. Kendi kendine ''napıyorum ben'' dedi. Bir sabah uyanıyorsunuz ve kapınızdan altından atılmış bu kadığın sırrını çözmek evinizden çıkıyorsunuz. Bir yaşlı için fazla gizemli ve maceralı olsa gerek.. Denildiği gibi kapıyı 2 uzun 3 kısa çaldı. Kapı açıldığında karşında tıknaz, kısa boylu ortayaşlı bi kadın duruyordu.

''sonunda''

dedi kadın '

'içeri gel''

İçeri girmekte tereddüt etse de arık bunun ne olduğunu bütün bu gizemin ne olduğu çözmeliydi. İçeri girdi kapıyı kapattı. Mervidenin duvarlarının aksine karşısında krem rengi pürüzsüz bir duvarlar vardı şimdi. Pis bir battaniye ile kapatılmış tek kişilik yatak, alt çekmecesi olmayan bir komodin ve üzerinde bi bardak su duruyordu. Oda da hiç pencere yoktu. ''bir insan nasıl burada yaşayabilir dedi'' kendi kendine. Gözlerinin içine baktığında kadının onun göremediğini anladı. Şimdi merakı daha da artmıştı. Sormadan kadın atıldı;

''seni buraya nasıl ve neden çağırdığımı merak ediyor olmasın''

Kurumuş dudaklarının arasından;

''evet.. neden?''

çıkabildi sadece.. vücudunu merakla birlikte korkuda kaplıyordu artık. Damarlarının şekildiğini midesinden yukarı sıcak hava akımlarının çıktığını hissediyordu.

''Bir şeyler hep yanlıştır. Doğruları görmeyi reddederken yanlış ile sevgili olduk. Nefes alıp verdiğimiz her anı şükretmeden geçirdik. sonuçlarla değil hep nedenle ilgili olmadık mı? neden.. neden sorusunu mıh gibi ağızlarımıza yerleştirdik! tükürüp atıcak kadar basitti aslında.. aciz miydik?''

Kadının ne demek istediğini anlamayasa da garip bi şekilde onu dinliyor ve bu sözcükleri aklında tutmaya başlıyordu.

''Kurallar.. daima olmak zorundalar. Sistemi ve insanlığı bir arada tutmak için. Deliliğin, kontrolsüzlüğün kıyılarında gezinmemek için kurallar var olmalı.. Bedelleri düşünemiyor musun? yaptığı için kaç kişiyi pişman ettin şimdiye kadar? Kendinde olmayanı başkasından almaya kalktığında bencillik maskesi ile suçlandın mı? Bir bedeni severken diğer yanın nefret ettimi? Nefret ile sevgiyi karıştırıp içebildin mi?''

Adam sorular karşısında donup kalkmıştı. Bunun bir test olduğunu düşünmeye başladı. Cümleleri birbirine bağlamaya çalışıp mantıklı bir anlam örgüsü çıkarmaya çalışıyordu.

''Kuralsız bir dünya düşündün mü hiç? akıl ve mantık onu içine alamaz. Bütün doğruların birleştiği bir yer olamaz? Tanrısallık bütün doğruları içine alıyordu di mi senin için? Bütün bilgi akışı bütün iyi hislerin, iyi dileklerin, doğruluk sembollerinin deniziydi değil mi? Gözlerinde pişmanlık görüyorum.. Beni anlamaya çalışıyorsun. Söylediklerimi anlamaya çalışır görünüyorsun sadece.. Kulak kabartıyorsun ne dediğime ile ilgilenmek gerekirken merakını giderip bulmacanın parçalarını oturtmaya çalışıyorsun..''

Adam susmaya devam etti. Tek kelime dahi etmeden kadının karşısında saldalyesine yaslanmış duruyordu. Kadın ayağa kalktı.. Komodinin üzerinde duran suyu adama uzattı içmesini söyledi.
Kör kadının ona zarar veremeyeceğini düşünerek suyu sol eli ile alıp tek seferde içti.

''dersin dedi kadın.. bundan sonra ki dersin; sana manasız gelen bu cümlelerin içinden doğrularını alıp çıkarman.. süzmen onları. kendi doğrularını çıkarmak zorundasın!''

Gürültü ile birden yerinden sıçradı.. ter içinde kalmıştı. saate baktığında gece yarısı 3 olduğunu gördü.. gördüğü rüya onu allak bullak etmişti. Gözlerinde korknun ta kendisi vardı.. Yatağından yavaşca kalktı baş ucundaki suyu gördü.. akşam içmek için bırakmıştı onu. geceleri genelde uykusundan uyanıp su içerdi. Yatmadan önce genellikle yazı yazardı.. yazdığı şeyleri tekrar gözden geçirmek için büyük çekmeceden sarı kağıtları çıkarttı.. bi kaç sayfaya baktıktan sonra boş bir sayfanın üzerinde dev harflerle;

''2 uzun 3 kısa bütün dersin bu..''


kendine yazdıkları.. başka bedenlerden daha çok iyileştiriyordu onu..


Oracle


3 Ekim 2007 Çarşamba

çok güzelim beni ara

şeftali kokuları eşliğinde kısaca birşeyler anlatmak istiyorum.

bazı zamanlar insan kendi dışında kalan şeyleri de düşünmek , onlar için birşeyler yapmak istiyor , ilginç bir şekilde sağduyulu davranabiliyor bu konuda. tek kötü yanı bazı zamanlar olması dışında gerçekten gayet faydalı bir durum. sanıyorum ki şu sıralar ben de bu tip bir süreçten geçiyorum. arkadaşlarımın psikolojik durumları ile alakalı endişelerimi dile getirip kendi fikrimce ne yapmaları gerektiğini söylüyorum. "bir yardımım dokunursa gerçekten sevinirim" falan. bir müddet sonra bu tavrım çok yapmacık gelecek ama bundan kesinlikle eminim.

bu gün duvarda bir yazı gördüm. "0532 bla bla.. çok güzel bir kızım beni ara." diye. dayanamadım , cevap vermek istedim ve verdim de ; "bence maksimum seviyede bir salaklığa sahipsiniz kuzum.kutlarım." tam olarak bunu yazdım yazının hemen altına. sonra duvarlara yazılan bu "ara beni"li yazıların geçerliliğini düşündüm. şöyle ki ;

eğer ki duvarda bir numara yazıyor ve altında "yakışıklı beni ara" , "bacaklarım çok güzeldir hemen ara beni" tarzı şeyler yazıyorsa bilin ki o telefonun muhatabı kıllı bir insandır. kıllı ama öyle böyle değil. "oo kazağını da hiç çıkarmıyon üzerinden" denir ya , o derece. ancak duvarda yazılan numaranın üzerinde "bu orospu herkese veriyor" "hemen arayın her isteyenle sevişiyor" şeklinde şeyler yazıyorsa düşünülmesi gereken tek şey vardır ; kuyruk acısı! terkedilmiş bir erkeğin minik aklı vasıtası ile yürüttüğü bir intikam biçimi. aramaya inanıp yakın çevreyi kolaçan ederseniz birkaç duvarda daha aynı numarayı görürsünüz zaten. arayın. iyi ki siktir etmişin bu lavuğu diyip kapayın.

Son olarak yeni keşvettiğim ve paylaşmak istediğim birşey var. insanın bulunduğu ortamdaki herkesi rahatlıkla dövebileceğini biliyor olması , her an istediği birini sebepsiz yere tokatalayabilecek olduğunu biliyor olması , insana delicesine bir mutluluk veriyor.

Aske

2 Ekim 2007 Salı

bir pazar sabahı

gereksiz telefonunun gereksiz alarmı ile uyandı yeniden, yeni bir güne. gözlerinin bir türlü tamamiyle açılamamasının ve her sabah baş et(tir)mek zorunda kaldığı sinirinin etkisi ile telefonu hızla ve sertçe tuşladı. alarmı kapatamayınca atıverdi yere, batarya bir yana sim kart bir yana saçıldı. sesin kesilmesi ile rahatlayan ve darmadağın olmuş saçlarını düzene sokmaya çalışırken dengesini kaybedip yere düşen bir gündüz sapığıydı o. yerden küfür ederek kalkarken dirseğini çekmecenin koluna çarptı. arası hafif açık balkon kapısından içeri sızan sabah ayazı ile titredi. veya sinirden titriyordu bilemiyorum. her neyse dirseğini ovalaya ovalaya ilerledi. odası küçücüktü ve beyaz perdelerin vermiş olduğu soğuk izlenimler ile monoton bir güne başladı. yüzüne soğuk suyu çarptığı an kendine geldi. çıplak ayakları ile mutfağın turuncu renkli taşlarına basarak buzdolabını açtı. eğilerek iki adet yumurta aldı ve ilk bulduğu tavayı eline alarak omlet yapmaya başladı. bitişik binanın karartısı mutfak penceresine de düşmüştü. daha sabahın körü olması nedeniyle ne onun için parıldayacak ne de onun için ötecek bir kuş vardı etrafta. sadece soğuk bir esinti ve geceyi bir türlü bırakmak istemeyen gündüzün uğultusu varlığını gösteriyordu. yumurtaları tabağa koydu ve giyinmek üzere odasına döndü. karmakarışık dolabından sadece siyah bir hırka ve bir kot pantolon seçebilmişti. hemen üzerine geçirdi. saçlarını yataktan çıktığı gibi bıraktı, tarama toplama zahmetine katlanmanın gereği yoktu ona göre. çoraplarını da giydikten sonra masaya daha önceden üzerine omletini koyduğu tabağı ve zeytin-peynir-ekmek üçlüsünü bırakıverdi. isteksizce onları yedikten sonra bulaşıkları tekrar mutfağa dönerek lavabonun içine bıraktı ve ağzına üç beş üzüm tanesi attı. ayakkabılarını tek hamlede giydi ve bağcıklarını bile bağlamadan çantasını aldı, ardından kapıyı çarparak çıktı. etrafta kimseler yoktu. ''bu saatte zaten bi benim gibi aptallar ayakta olur.'' diye düşündü sinirli sinirli. boyunun uzunluğu ve sinirinin de etkisi ile azami hızda üzerinde yürümekte olduğu yola lanetler okudu. köşedeki bakkaldan bir adet su ve ilerki fırından da bir adet poğaça aldı. poğaçaya baktığı an bunu neden almış olduğuna anlam veremedi lakin madem aldık mantığı ile yavaşça onu yemeye başladı. bir yandan yiyor bir yandan hızlı hızlı yürüyordu. çocukluğundan beri güneş gözlüğü takmaya alışık olmadığından dolayı, artık doğmuş olan güneş sokağın geniş kaldırımlarından yüzüne yansıyor ve gözlerinin kısılmasına kaşlarının çatılmasına sebep oluyordu. bu sebeple daha da sinirli bir görüntüye sahipti. poğaça bittikten beş dakika sonra midesinin bulandığını hissetmeye başladı. ''lan ne diye yedim ki şunu mideme oturdu, bulantı yaptı al işte '' diye söylendi. o sabah birkaç iş yerinin önünde toplanmış olan çalışanları görüp sövme işlemine bir süreliğine ara verdi. aynı kaderi paylaşıyorlardı ne de olsa. normalde trafiği ile insanı çileden çıkartan o kalabalık caddede in cin top oynuyordu. ne trafik lambalarının orda dakikalarca beklemesine ne de bir otobüs şoförüne küfretmesine gerek vardı. yollar bomboştu. hızlı adımlarla caddeyi de geçti. bu da onun kanına dokunmuyor değildi hani. her gün aynı yolu paylaştığı insanlar bile bu sabah onunla değildi. pembe gömlekli o sinir bozucu genç bile durağın orda beklemiyordu. gitmesi gerektiği yere 5-10 dakika kala içinde bulunduğu beton yığınına ve grileşmiş havaya bir kez daha baktı. ruhu sıkılmaya, bunaldıkça bunalmaya başlamıştı. kollarını göğsünde kavuşturdu ve ilerlemeye devam etti. sanki zirveye ulaşmak için tipiyi zorla yarmaya çalışan bir dağcı gibi hissediyordu kendini. ama o dağcının ruhu veya başarma arzusu yoktu içinde. amaçsızca halsizce yürüyordu. derken elindeki siyah çantayı kendine doğru sallayan birini gördü uzakta.
her şey bir anda tersine döndü.
biliyordu bir şeylerin olacağını, ''o''nun da bu sabaha kendisine ortak olacağını. biliyordu artık üşümeyeceğini sinirlenmeyeceğini. yüzüne engel olamadığı bir gülümseme yayıldı. bu ''pimpir gece'' adlı dizide sadece göze vuran ışıkları ve gözlerin oyunculuğunu izleyen kitleye karşı olan sırıtışı gibi değildi. saf ve huzur dolu bir gülüştü. mide bulantısının yerini karın ağrısı, sabah ayazının yerini buz gibi eller almıştı artık. heyecanı ve sevinci gözlerinden okunuyordu.
sarıldı ona, bırakmak istemedi. yanağını onun sıcacık boynuna dayadı. uyumak istedi o an, oracıkta uyumak. bir yere gitmek zorunda olmamak. onu yaşamak, onu hissetmek.
saçlarına kondurulan öpücüklerle kendine geldi. tüm bu yapmak istediklerini yapamayacağını ama yine de artık o günü geçirebileceğini fark etti. birkaç dakika yeterliydi.
artık pazar sabahları yalnız olmayacağına emindi.


bir daha, emin olmadan yola çıkmayacağına yemin etti.

Yosun

Kırık camın tozlu yüzeyinden bakmaktan vazgeçip kafasını giri gökyüzüne kaldırdı. Etekleri yerde sürünen, meleklerden çaldığı beyaz keten elbisesinin belli beirsiz yağmurda ıslanmasına aldırmadan gözlerini ergen vücudunda gezdirdi. Kendindeki değişiklikleri anlamaya çalışıyordu. Hayat yüzeyinden sıyrılmış, aya giden bir roket gibi hissediyordu kendini.. canlı ve kanlı değildi işte bu yüzden astronot değil yakıtını değişik bedenlerden alan bir roketti. Paslı ve tırıklı bir bıçakla çizilmişti roma mimarisini andıran bacakları.Yerli yersiz morluklarla ve çatlaklarla doluydu ama ruhu kadar örselenmemişti bedeni.. Saçları neredeyse bütün bedenini kaplayacak kadar uzun ve mercan denizinin kenarındaki ferahlık gibi hayat korkuyordu. Verimli olgun bir mevye gibiydi ergenliğinin utangaç göğüsleri.. Vücudunun her kıvrımı en usta şoförü bile uçuruma gönderecek kadar dönülmez ve dehşet vericiydi.

Bedeni üzerindeki mini gezisinden sonra neden orada olduğunu anlamaya çalışıyordu şimdi. Tanımadığı, anımsayamadığı bir hayatın ortasına saplanmıştı. Durdu ve yutkundu. Gözlerinde şaşırtıcı olsa da korkudan eser yoktu. İnsan bilmediği şeyden korkardı aslında ama o garip bir şekilde gözlerini karanlığa bilinmeze dikmişti. Ayaklarına baktığında onu olduğu yere bağlayan zincirleri gördü. Bütün kuvveti ile çekti, biraz dinlendikten sonra tekrar denemeye çalıştı. Başarısız olucağını bilse de bişiler onu bunu yapmaya itiyordu. Bunu anımsamaya çalıştı. Sefil bir fare gibi kısıldığı kapanda korku yerine ona umut ve güç veren şey neydi? Bulmalıydı.. Hava dondurucu derecede soğumaya başlamıştı. Tekrar pencereden göz attı. İçeride koca siyah duvarlardan ve arada esen rüzgarın havaya savurduğu tozlardan başka bir şey yoktu. Sol ayağının altına birşeyin battığını hissetti bir anda. Uyandığında aatlerdir oradaydı biliyordu zaten. Bedeni hareketsizlikten hissizleşmişti. Kendi toplamaya başladığında bu acıyı da hissetti. kollarındaki zincirler (süpriz) aşağı eğilmesini zorlaştırıyordu. Var olan gücü ile aşağı eğimeye çalıştı.. yapamıyordu. Ayaklarını kullanmak zorundaydı. Ayağını kaldırdı ve parmakları ile yumuşak-ıslak toprağı eşelemeye koyuldu. Gözüne paslı bi demir parçası çarptı. Evet o zincirlerin anahtarı olmalıydı. Artık bu umut daha da artmaya başlamıştı. Eğer anahtarı bir şekilde ellerine götürebilirse artık en azından ellerini kullanabilecek ve anahtarı ayaklarındaki zincirlerde de kullanabilecekti. Ayak parmakları kavramaya çalışıyordu ama bunu yapamadı. Anahtar yere düştü ve tekrar toprağa gömüldü.. şimdi gözlerinde umutsuzluk vardı.. gözleri kapanıyordu gücü artık kalmamıştı. Nereden geldiğini bilemediği bu güç artık içinde değildi. .

''yosun''

Kalın bir erkek sesi ortalıkta çınladı bi an.


''Anneni çağır artık yolculuk zamanı'' dedi. Yosun annesini de çağırdı beraber gülümseyerek arabaya bindiler.



Kalbi patlarcasına atmaktan vazgeçti bi an. Gözleri geriye devrildi. Bilincinin kapanması onu yeni bir düzeye taşımıştı. Bir takım görüntüler görmeye başlamıştı. Bulanık zihninin ona oynadığı oyunu kavramaya çalışıyordu. Gördüğü iki yol ve ortada eşit kollu bi teraziydi. Bütün bu görüntüler mantığına aykırıydı. İçinde boğulmaya başlamıştı. Büyük bir tokmağın teraziye vurup onu yerle bir ettiğini gördü.. Korkusu artık dayanılmaz hal almıştıştı. Adaletin sembolü gözlerinin önünde yıkılmıştı. Acaba ölmüş müydü? ölümünden sonra melekleri savaşmıştı. Cennet ve cehennem.. onun kaderinde yazılı olanı o büyük el tayin ettti bencilce.. Karanlıktan başka bişi görmedi gözleri.. sonsuz bir lanetin içinde kapana kısıldı. Terazinin hiç bir tarafına alınmadı, terazi yıkıldı. O ölümsüzlüğe mahkum olmuştu. Bir yerde zincirli kalacak.. evrenin yok oluşunu minik gözleriyle izleyecekti. Aklında kalan son şey ise hızlı giden arabalarının yoldan çıkıp büyük bir uçurumdan aşağı uçması ve çektiği büyük acı ile çatlak dudaklarından verdiği son nefesleri ve boğazının garip hırıltısı olucaktı.

Bazı yolculuklar insanın içine yapılıyor.. bedenin çok uzaklara gitse de ruhun kendi içine yol almaktan vazgeçmiyor.

Oracle