2 Ekim 2007 Salı

bir pazar sabahı

gereksiz telefonunun gereksiz alarmı ile uyandı yeniden, yeni bir güne. gözlerinin bir türlü tamamiyle açılamamasının ve her sabah baş et(tir)mek zorunda kaldığı sinirinin etkisi ile telefonu hızla ve sertçe tuşladı. alarmı kapatamayınca atıverdi yere, batarya bir yana sim kart bir yana saçıldı. sesin kesilmesi ile rahatlayan ve darmadağın olmuş saçlarını düzene sokmaya çalışırken dengesini kaybedip yere düşen bir gündüz sapığıydı o. yerden küfür ederek kalkarken dirseğini çekmecenin koluna çarptı. arası hafif açık balkon kapısından içeri sızan sabah ayazı ile titredi. veya sinirden titriyordu bilemiyorum. her neyse dirseğini ovalaya ovalaya ilerledi. odası küçücüktü ve beyaz perdelerin vermiş olduğu soğuk izlenimler ile monoton bir güne başladı. yüzüne soğuk suyu çarptığı an kendine geldi. çıplak ayakları ile mutfağın turuncu renkli taşlarına basarak buzdolabını açtı. eğilerek iki adet yumurta aldı ve ilk bulduğu tavayı eline alarak omlet yapmaya başladı. bitişik binanın karartısı mutfak penceresine de düşmüştü. daha sabahın körü olması nedeniyle ne onun için parıldayacak ne de onun için ötecek bir kuş vardı etrafta. sadece soğuk bir esinti ve geceyi bir türlü bırakmak istemeyen gündüzün uğultusu varlığını gösteriyordu. yumurtaları tabağa koydu ve giyinmek üzere odasına döndü. karmakarışık dolabından sadece siyah bir hırka ve bir kot pantolon seçebilmişti. hemen üzerine geçirdi. saçlarını yataktan çıktığı gibi bıraktı, tarama toplama zahmetine katlanmanın gereği yoktu ona göre. çoraplarını da giydikten sonra masaya daha önceden üzerine omletini koyduğu tabağı ve zeytin-peynir-ekmek üçlüsünü bırakıverdi. isteksizce onları yedikten sonra bulaşıkları tekrar mutfağa dönerek lavabonun içine bıraktı ve ağzına üç beş üzüm tanesi attı. ayakkabılarını tek hamlede giydi ve bağcıklarını bile bağlamadan çantasını aldı, ardından kapıyı çarparak çıktı. etrafta kimseler yoktu. ''bu saatte zaten bi benim gibi aptallar ayakta olur.'' diye düşündü sinirli sinirli. boyunun uzunluğu ve sinirinin de etkisi ile azami hızda üzerinde yürümekte olduğu yola lanetler okudu. köşedeki bakkaldan bir adet su ve ilerki fırından da bir adet poğaça aldı. poğaçaya baktığı an bunu neden almış olduğuna anlam veremedi lakin madem aldık mantığı ile yavaşça onu yemeye başladı. bir yandan yiyor bir yandan hızlı hızlı yürüyordu. çocukluğundan beri güneş gözlüğü takmaya alışık olmadığından dolayı, artık doğmuş olan güneş sokağın geniş kaldırımlarından yüzüne yansıyor ve gözlerinin kısılmasına kaşlarının çatılmasına sebep oluyordu. bu sebeple daha da sinirli bir görüntüye sahipti. poğaça bittikten beş dakika sonra midesinin bulandığını hissetmeye başladı. ''lan ne diye yedim ki şunu mideme oturdu, bulantı yaptı al işte '' diye söylendi. o sabah birkaç iş yerinin önünde toplanmış olan çalışanları görüp sövme işlemine bir süreliğine ara verdi. aynı kaderi paylaşıyorlardı ne de olsa. normalde trafiği ile insanı çileden çıkartan o kalabalık caddede in cin top oynuyordu. ne trafik lambalarının orda dakikalarca beklemesine ne de bir otobüs şoförüne küfretmesine gerek vardı. yollar bomboştu. hızlı adımlarla caddeyi de geçti. bu da onun kanına dokunmuyor değildi hani. her gün aynı yolu paylaştığı insanlar bile bu sabah onunla değildi. pembe gömlekli o sinir bozucu genç bile durağın orda beklemiyordu. gitmesi gerektiği yere 5-10 dakika kala içinde bulunduğu beton yığınına ve grileşmiş havaya bir kez daha baktı. ruhu sıkılmaya, bunaldıkça bunalmaya başlamıştı. kollarını göğsünde kavuşturdu ve ilerlemeye devam etti. sanki zirveye ulaşmak için tipiyi zorla yarmaya çalışan bir dağcı gibi hissediyordu kendini. ama o dağcının ruhu veya başarma arzusu yoktu içinde. amaçsızca halsizce yürüyordu. derken elindeki siyah çantayı kendine doğru sallayan birini gördü uzakta.
her şey bir anda tersine döndü.
biliyordu bir şeylerin olacağını, ''o''nun da bu sabaha kendisine ortak olacağını. biliyordu artık üşümeyeceğini sinirlenmeyeceğini. yüzüne engel olamadığı bir gülümseme yayıldı. bu ''pimpir gece'' adlı dizide sadece göze vuran ışıkları ve gözlerin oyunculuğunu izleyen kitleye karşı olan sırıtışı gibi değildi. saf ve huzur dolu bir gülüştü. mide bulantısının yerini karın ağrısı, sabah ayazının yerini buz gibi eller almıştı artık. heyecanı ve sevinci gözlerinden okunuyordu.
sarıldı ona, bırakmak istemedi. yanağını onun sıcacık boynuna dayadı. uyumak istedi o an, oracıkta uyumak. bir yere gitmek zorunda olmamak. onu yaşamak, onu hissetmek.
saçlarına kondurulan öpücüklerle kendine geldi. tüm bu yapmak istediklerini yapamayacağını ama yine de artık o günü geçirebileceğini fark etti. birkaç dakika yeterliydi.
artık pazar sabahları yalnız olmayacağına emindi.


bir daha, emin olmadan yola çıkmayacağına yemin etti.

Hiç yorum yok: