22 Aralık 2007 Cumartesi

hırsız

geçmiş ile uzlaşamamak ve geleceğe dair kaygılar duymak.

''şu an''dan sürekli çalan iki hırsız.

bitmesini istesek de bitmeyecek. çılgınca bir güç arayışı içindeyiz. eski yeniyi düşündürüyor, yeni eskiyi hatırlatıyor. kısır bir döngü. bir yerden zinciri koparıp o zincirle kendi hayatlarımızı kırbaçlamamız lazım.

çok yakında başaracağız, bundan şüphem yok. biraz daha sabır. gözleri açma, kapama, kısma yetisi. biraz daha.

20 Aralık 2007 Perşembe

Höyt!

Hah! İşte ben buna gülerim. Gülerim çünkü bir karıncaya bile zarar veremeyen ben, binlerce karıncanın üzerine basıp geçiyorum hergün. Üstelik umurumda bile olmadan. 3 boyutlu hallerinden eser kalmıyor 70 kilo üzerlerinden geçtikten sonra. Yassı karıncalar. Komik değil mi? "Komik ve Acınası". Gülmeden geçilebilir mi böyle bir şeye? Haha! Yassı karıncalar.

Güç burada belli ediyor işte kendini; deyim yerindeyse yırtık dondan fırlar gibi çıkıyor ortaya. Oysa bir köpeğe tekme atmak öyle kolay mı? Hele ki çocukluktan kalma bir çift "diş izi" varsa o tekme atmaya yeltenen bacakta.. Köpekler güçlü çünkü, tasma boyunlarına geçirilene kadar. Isırabilecek kadar değil belki ama karşı koyabilecek kadar güçlü. "Hrrr!" Ama karıncalar küçük. Çok küçük. Görülemeyecek, fark edilemeyecek, önemsenmeyecek kadar küçük. Zavallı karıncalar.

Filler de büyük mesela. Afrika'nın bazı köylerinde insanlara saldırıyorlarmış geceleri, aniden. Tüm kemiklerini kırana kadar zıplıyorlarmış üzerlerinde insanların. "Komik ve Acınası" Haha! "Fillerin Laneti" Haha! Her insan Büyük İskender olamazdı zaten öyle değil mi? Evet! Elbette. Olamazdı. O fillerden de 'büyük'tü ve o da ezerdi karıncaları.

Büyüklük... Güç ile büyüklük arasındaki bağıntı nedir peki? Yani ne bok yemeye buraya getirdim konuyu? Ben de bilmiyorum. Kendiliğinden geldi. Madem kendiliğinden geldi, demek ki gerçekten de güç ve büyüklük arasında bir bağıntı var. "Gücün varsa büyüksün, büyüksen güçlüsün." Haha. Ne hazin öyle değil mi? Çok yazık karıncalara çok. Gerçi, onlar ağırlıklarının 40 katı kadar yük taşıyabilecek kadar güçlüler ama işte kurgunun hatası da zaten burada belli ediyor kendini. Karıncalar...

Ne mi demek istiyorum? Bulaşmayın kardeşim bana alalala. Karınca gibi ezerim hepinizi. Hahah Komik ve Acınası olursunuz farkına bile varamadan.

de whole world is jah makin, ya hear?


(le comte de anti-cristo)


en iyisini düşünüyorum. herşeyin ama. suyun, havanın, toprağın.. elbet güzel bir yol bulurum çıkmak için sabırlıyım. güzel arkadaşlarım var, güzel bir sevgilim. güzel müzikler dinliyorum. inanın bana hiçbirşey reggae kadar iyi değil.

bir hikaye anlatacağım. kısa - uzun. göreceğiz.
ışıklarınızı kapatın lütfen. zira korkunç bir hikaye bu.
anti kristo kontu'nu duymuş muydunuz? sanmıyorum. benim de yeni haberim oldu. çok karanlık bir kişi. şeytansal yönleri var ve tam bir çılgın. bir gün şatosundan çıkıyor ve yürümeye başlıyor. kasvetli satanik ormana korkusuzca dalıyor. orada kötülüğün özünü buluyor. içiyor, heryerine sürüyor. uslanmıyor. demonik havuza giriyor. yetmiyor şeytan bağları'nın ölüsel üzümlerinden yiyor. gözleri kıpkırmızı. ormandan çıkıyor. dümdüz ilerliyor. milim sapmıyor yolundan. karşısına bir dükkan çıkıyor. meleksel ayakkabıcı nuri dükkanın ismi. heryeri bembeyaz. dalıyor içeri. tüm demonik kötüsel duygularını aşılıyor nuriye. nuri iflah olmuyor. kont'un en güvendiği adamı, sağ kolu oluyor. kontun başka adamı yok. birtek nuri var. ona çok güveniyor. ve birgün nuriyi onu arkadan vuracakken yakalıyor. ağzına sıçıyor nurinin. içindeki tüm kötücül duyguları sömürüyor. sonra öldürüyor nuriyi. nuri'nin mekanı cennet oluyor. öte dünya'da eziyet çekiyor. neden? çünkü zalimliğin tadına bir kere bakmış. yetmiyor ona cennet. yetmiyor, sahte geliyor bu huriler, kutsal sular, yeşillikler. nuri'ye ateş lazım. kan lazım. zulüm lazım. olmuyor. nuri iyi birisi.
kont nurinin bu halinden haberdar. mutlu. evine dönüyor. kasvetli satanik ormana uğruyor. kötülüğün özünden bir parmak atıyor ağzına. demonik havuz da çimiyor. şeytan bağları'ndan üzüm topluyor şarap yapmak için. ölüsel üzüm. evine dönüyor. mutlu. huzurlu. yatıyor uyuyor. cehennemde yeri hazır. mutlu. huzurlu.

tekrar ediyorum hiçbirşey reggae kadar iyi değildir. ha bi de iyi dostlar. sevgili. şarap. iyi eğlenceler.

de whole world is jah makin, ya hear?
Aske

15 Aralık 2007 Cumartesi

The Elementary Particles

öyle sanıyorum ki, insanlığın gerçek kötü kaderi farklı olma gereksinimi. herkes herkesten farklı olmalı, herşeyden.. bu durum ne yazık ki büyük kederlerin, acıların, -iyimser olmaya gerek yok- yeryüzünde ne kadar psikolojik vaka var ise hepsinin nedeni olmuş.
bundan daha kötü birşey olabilir mi? hakkım olsaydı oyumu hayır yönünde kullanırdım. daha kötüsü olamaz. öğretildiği üzere tanrı herşeyi eksiksiz olarak yaratmıştır. tabi ki oyumu buna dayanarak veiryorum.
duygular, insanoğlunun görüp görebileceği en büyük yalancılardır. her türlüsü. aşk, nefret, mutluluk.. öyle ki, arkanızı döndüğünüz ilk saniye sizi bıçaklayacak kadar sahtekarlar. bu, kimsenin gerçekten mutlu olmadığını da kanıtlıyor aslında. yahut birtakım üzüntülerin, depresyonların aslında ne kadar sahte olduğunu. bu da insanların birbirine neden güvenmediği sorusunu cevaplıyor.
tabi ki bunlar benim kendi fikirlerim. katılıp katılmamak size kalmış. tek bildiğim değişmeyecek olmaları. insanlardan hala biraz iğreniyorum. olması gerek bu. başka bir yolu olsaydı kesinikle haberim olurdu.
son olarak eklemek istediğim şu ki; sütlü kahvenin içine 2,5 kapak viski koyunuz. iyi geliyor.

27 Kasım 2007 Salı

Siz

Siz..

siz gecemin derin koridorlarının ortasına onlarca kandilin aydınlığında, derisinden kurtulmak ve çıplaklığından utanan bir yılan gibi kıvrılarak girdiniz. Boynunuzdan ve kollarınızdan ergen kokular süzülüyordu. Burun deliklerime hitap eden, onu memnun eden bir kokuydu. Gri-beyaz elbiseniz mozaik karalar üstünde sürünürken kenarından damaların işgal ettiği bacağınız çıkıyordu. Gözleriniz tebessüm etti bi an. Gözlerinizden tebessüm süzüldü! çatlamış dudaklarınız sert bakarken, gözleriniz tebessüm ediyordu.. uzuvlarımdan utanıyordum karşınmızda.. yer değiştirmiş duyguların terkettiği uzuvlarumdan. Ekşi meyveleri tadmaktan hoşlanan ben sizin karşınızda bir mucizeyi, bir doğuşu tanımadığım kişilerle boğazım parçalanırcasına anlatıyordum. Ne ben size yaklaşabildim ne de siz bana yaklaştınız. Aramızdaki derin uçuruma atlamaya dünden razıydım. Biliyordum.. bu uçurumun dibinde baldan, sütten ırmaklar akıyor, arguvan renginde çiçekler açıyordu. İnsan, her zaman kendini bırakacağı böylesine güzel bir boşluk bulamazdı. Derinlere daldım, düşünmeden atladım. Bedeninizden aşağıya doğru iniyordum. Manzaram stabil, hızım değişkendi. İndikçe güzel kokular geliyordu burnuma. Manzara'nın güzelliğinden büyülenmişti gözlerim.. indikçe koku kesildi, manzara bulanmaya başladı. Teslim olmuştum.. derinlerinizi gördüğüm için tereddütsüz atlamıştım. Dibe düştüğümde bir cehennemle karşılaştım. Güzel kokunuzun yerine arguvan çiçeklerinin açtığ ıbahçeler, mercan mavisi akan terinizin yerine irin akan ırmaklar vardı. Dışınızdan içinizi görmeye fırsatım olmadığını farkettim. Dışın büyüsü daima için kötülüğünü gizler. Dışı restore edilmiş tarihi bir binanın içinde kölelerin vücutlarını kemiren fareler, paslı çivilerin tuttuğu seyrek tahtalar olur. insan bir şeye uzun süre baktığında onu görmemeye başlıyordu.. Bakmaktan vazgeçtiğimde gözlerimin önünden büyük bir perde sonsuzluğa savruldu. Siz de öyle.. Sizi bir daha görmedim. Şimdi sadece sonsuzluğu görüyorum. Elbisenizden savrulan parçalarla gözlerimi silip, hayaletlerimle barıştım. Sizi özlüyorum.. Elbisenize ve bedeninize ihtiyacım var. Ama ben size bakmıyorum çünkü artık sonsuzluğu görüyorum!

24 Kasım 2007 Cumartesi

Gez(giz)inti

Rutin hayatımda bir takım radikal değişimlere gidemesem de bugün kendi yörüngemde ufak bir gezinti yapmaya karar verdim. Radikal sözcüğünü çok seviyordum oysa.. Bana hep dik kafalılığı, kural tanımazlığı, kendi başının çaresine bakabilen, uzak diyarlara göç etmeyi küçükken öğrenmiş bir kuş gibi geliyordu bu sözcük. Büyüsü vardı elbette. Kendi kendime ''Yalnız değilim. Ben varım ben ve ben'' diyordum.



Narsist biriydim. Kendime aşıktım hatta. İlgi çekmek için herşeyi yapıyordum. Ufak fırsatları hiç bir zaman kaçırmazdım. Kalp denilen organın yerini bile bilmezken diğer uzuvlarla ilgilendim. Sonra? o geldi ''aşk'' beni değiştirdi. Evet basit bir cümle ama şu an yerinde olmayan dişimin bıraktığı kanyondan bozma o dev boşluk kadar derindi. Evet ben narsistlikten irtifa kaybedip başka kucaklara uçan ufak bir kuştum. Boşlukları doldurmak yerine kendi boşluğumu kazmaya başlamıştım. Daha derine.. tatlı bir şarabın ağzında bıraktığı tada doyamayıp dudaklarını yalayarak tatmin olmaya çalılan çalı fasulyesindim.İçimdeki ''ben ateşi'' 2. sınıf restaronların keten örtüleri üzerinde yanan cılız, romantizme nazır titrek muma dönüşmüştü.Dilimden dökülen küfürlerim ve lanet okuyuşlarım yerini tılsımlı, büyülü aşk sözcüklerine bırakmıştı. ''seni seviyorum'' diyordum.. ''Sana sahibim'' Ne saçmaydı oysa.. yaşanan anın yoğunluğuna göre doğaldı elbette. Bukalemun yapıyordu insanı aşkın yoğun büyüsü. Dilim siyah derken birden onun yanında bembeyaz kar tanelerinden söz ediyordum. Beni değiştiriyordu aşk. Doğal seleksiyon kurbanı, evrildiğini zanneden, kırık dökük bir yıkıntı yapmıştı beni. Bundan da zevk alıyordum. Sanırım acı çekmeyi o dönemlerde çok seviyordum. Evet ben supermandim. Dünyayı aşkımla kurtaracaktım. En tatlı içkilerden destek alıyordum. İçtiğimde ona daha da açık davranıyordum. Bilinçaltım dökülüyordu kırmızı saten elbisesinin her noktasına.. Daha da kızıla boyuyordu onun bedenini. Aramızdağı bağın mükemmeliyetinin aslında bir yanılsama olduğunu, şu an oturduğum bu kafenin kablosuz ağ bağlantısı kadar seyrek, sönük sinyalleri kadar karambol olduğunun farkında çok sonra varmıştım. Evet ben sikilmiş bir gevrek götün hesabını yapıyordum. Trenin durmasını beklemeden atlamıştım. ''salak'' dedim kendi kendime.. oysa ki bu cennet ekspresi son durağında şekerlerden oluşan bir bahçede, gölgelik bir hamakta sevişerek, poe'dan karanlık şirler okuyarak kirletecektik o bahçeyi. beyazlara siyahlık bulaştırmak bizi zevklendirecekti. Daha da sıkı asılacaktık dudaklarımızdaki tortulara.. ve buna ''aşk'' diyecektik. Devleşecektik egomuzun tavan arasında, çığlıklarımız bedenlerimizin içindeki kılcak damarları bile yerinden oynatacaktı.. dökülecekti siyah-kızıl kısa saçların gençliğimin beyaz, lekeli çarşafına. kırmızı vahşi arguvan rengi dudaklarından ilahiler yükselecekti. Süzülecektik bakir gezegenlerin semalarında. Oysa? Son durakta cennet olmadığını farkettiğimde kendi kendime ''evet'' dedim. ''salak değilim!'' trenden atlatayı düşünürken sen ittin beni. Dirseklerim taşlara sürtündü. Dizlerim ve ellerim ufakken yaramazlıktan kalan izlerini muhafaza ediyordu zaten. Yaralanmalarına gerek kalmadı.sen benim küçük ruhlu yaşı büyük, yarıçapı yörüngesinden sapmış ''o''rospum kalbimi acıttın.. kalbimin ortasına en cesaretli,mağrur kan emici vampirlerin bile dayanamayacağı koca bir sönük, paslı haçtan yapılmış, cümlelerinin lanetine bandırılmış zehirli hançer sapladın. Onu içerde döndürdün, daha da derine soktun.. gözlerimde ışık sönerken, karşımda ağladın.. dudaklarının şehveti dudaklarıma son kez değdi. Bana ''rahat uyu'' dedin.. Beni uzaklaştırdın beyaz bacaklarının arasına sakladığın gençlik hevesinden. Öldü sanıp, bedenimi tekmeledin. Emin olduğunda ellerini temizleyip, göğüslerinden tatlı sütünü bedenime akıttın. Arınmamı sağlamaya çalıştın. Oysa?! Ben ölmedim. Sen gittikten sonra doğruldum. Kalbim acıyordu, kanım beyaz parkelere akıyor, aralarına süzülüyordu. Ama ölmedim! Ruh kokuyordum buram buram.



Nefret! ah evet Nefret kokuyordu ruhumun yer santimetrekaresi! Hayatıma ''nefret'' adlı güzel duyguyu ekledim. sen nefret ettirmedin ben nefret ettim! Senin adını anarken duvarlara yumruk atıyor,yeni doğacak bir bebeğin geleceği hakkında kuşkular duyuyordum. Martıları simitle besleyip besin zincilerini liğme liğme etmek istiyordum. Demir alan bir geminin, Gökyüzünü delen kurnaz bir uçağın yanması için dualar ediyordum. Lanet okuyordum sokaklara, kaldırımlara, sokak aralarında etini pazarlayan ucuz orospulara, kadın görünümlü götünü pazarlayan yaratıklara, yobazlara! Yozlaştım mı? hayır. cehenneminde yeni bir düzen kurdum. Beni yenemedin küçük kaltağım.. Beni yok edemedi senelerin. Bedenimde bıraktığın lekeleri ılık sularla, arguvan renkli eski bezlerle sildim. Gül kokuyordum! Ölümsüz bir gül. Doğruldum,ergen bedenimin kulesine tırmandım. Tepe noktasında doğmayacak çocuklarımı insanların üzerine boşalttım. Glikoza doyurdum onları. Yok olmadım. Öyle olduğumu sandığım zamanlarda insanların hep kaçtığı hissetmekten utandığı, etik altında ezilmiş nefretime sığındım. Nefret bana güç veriyordu. Gerçeğim nefretimi ortaya çıkarıyordu. Kendim dışında herşeyi unufak eden yıkım makinesiydi. Yaşadım.

Devrimim gerçekleşti. Şimdi kendi cehenneminde mutlu, gözleri kocaman açık bir ruhum.

7 Kasım 2007 Çarşamba

i & i

bütün dertlerinizi bir kenara bıraktığınızda , bu dünyada aslında hiç de yalnız olmadığınızı farkedersiniz. hiçbirşeyi aslında yeterince anlamadığınızı , sevmediğinizi , hatta bunların hiçbirini denemediğinizi görürsünüz.

tanrım! hiçbir zaman bu noktaya gelemedik. biz derken , kendi türümden bahsediyorum. insanlardan. insanlıktan ya da. ve şu anda , tam şu anda hiçbirini denemediğimizin farkına varıyorum.

- would you grow up??
- yes i wouldn't..

sevgilime , uyumasına yardımcı olmak için hikaye okumaktan mutluyum. en güzel kedi hikayeleri. annem bu kitabı aldığında "adam gibi bi kitap alsana" dediğimi hatırlıyorum :). bilirsiniz , küçük şeyler. Atatürk ileri görüşlülüğüne sahip olmaya gerek yok hiçbirşey için. sonuç itibarı ile herhangi birimiz elimizi o kadar büyük taşların altına sokmaya cesaret edebilecek "cesarete" sahip değiliz. yapmamız gereken.. aslında çok şey var. kişisel gelişiminize katkıda bulunmak gibi bir amacım yok. o sebepten gerçek mutluluğun küçük şeylerde olduğunu söylemeyeceğim.

Oracle.. dostum bana her yazında kahve , kahve fincanı var demişti bir keresinde. kendisine soruyorum ; "bu yazının neresinde kahve fincanı var lan gudik!"

Oracle.. i and i.

jah will be waiting there!

Aske

4 Kasım 2007 Pazar

Tesko

Tesisatçı çağırmam lazım hayatım yalama oldu. birileri hızla girip aynı hızda çıkıp gidiyor. musluk falan tamir ederdim küçükken babamla. kalbimi nasıl tamir ediceğimi öğretmedi. şerefinize insanlar..

Or(da kal)acle

2 Kasım 2007 Cuma

şemsiye cambazları

sabah uyandığım gibi perdesi hala takılmamış olan camlara doğru baktım. açıkçası karşı apartmandan biriyle göz göze gelicem diye ödüm patlıyordu. çok uyumuş olduğumu düşünmeme rağmen havanın hala koyu bir mavilik taşıyor oluşu, uyandığım o ilk saniyelerden itibaren vücudumun kasvetle geri çekilmesine sebep oldu. biraz daha uyusam hava daha da aydınlanır, güzelleşir gibi geliyordu. yeniden yattım . bu sefer de uyku tutmadı. saate baktığım an şaşırdım. saat 11:45. neredeyse öğlen olmuş ama hava berbat. beşinci katta oturduğumuz ve gözlerim de daha tam açılamadığı için hava yağmurlu mu değil mi seçemedim. salonu gidip balkonu açtım ve sokağa baktım. her yer ıslak insanlar yine yüzlerini yer çekimine bırakmış, asık asık dolanıyor etrafta. cuma günlerini normalde severdim, haftasonu başlangıcı ya. bu da bir acayip düşünce tabi. neyse kahvaltı ettim, evde baya oyalandım. 14:10 gibi evden çıktım. siyah beyaz kareli şemsiyemi almıştım. sokağı bitirip köşeyi döndüm. her zamanki kırtasiye, terzi, kuruyemişçi. hepsi işinde gücünde. onların karşısında da bir tokacı vardı. orası kapatılmış. içerde şimdi tadilat vardı. sonra o mekanın kapısında bir kız çocuğu belirdi. yanına da babası olduğunu düşündüğüm biri geldi. kız babasının bacağına tutundu, yukarı baktı ve ''baba burası bizim di mi?'' dedi gülerek . babası da aynı sempatiyle cevap verdi: ''evet''. ah ne kadar umutlular, şemsiyemin altından acı bir gülümsemeyle baktım oraya. o mekana daha önce yerleşen birçok esnaf olmuştu, hiçbiri işini tutturamamış ve geldikleri o esnaflar ülkesine geri dönmüşlerdi.
biraz daha ilerlediğimde sokağın kedi delisi teyzesinin yine kedilere mama bıraktığını gördüm. sonra kediler didişmeye birbirlerini tırmalamaya başladı. sevmiyorum şu havyanları. çocukluğumdan beri aynı sokakta onlarla yaşadığım içindir belki de. sürekli kavga ederler veya arabaların altından parlak gözleriyle bakarlar. kapıların eşiğinde uyuyup siz fark etmeden eve girerler. insanların, birbirlerinin hayatlarına girmesi gibi. kediler insanlara çok benzer ya, hani karakterlidirler. ondan sevmiyorum sanırım.
kuruyemiş dükkanının tentesine takıldı sonra şemsiyem. onu kurtarmaya çalışırken yanımdan başka bir teyze geçti. bu sefer de onun şemsiyesi takıldı şemsiyeme. ikisiyle boğuşurken oldukça ıslandığımın farkına varmamışım. şemsiyeyi kurtardıktan sonra yoluma devam ettim.
caddede çok iğrenç bir hava vardı. hayır, hava durumundan bahsetmiyorum. o konuda zaten konuştum. bu seferki trafik, yorgun ve bitik insanlarla ilgiliydi. yerlerde yoğun bir çamur tabakası, bomboş bakan binalar. hepsi midemi bulandırmaya başladı. ışıklara geldiğimde ise siyah paltolu siyah şemsiyeli bir adam gördüm karşıdan gelen. 25-26 yaşlarındaydı sanırım. lacivert çerçeveli gözlükleri vardı. elinde de siyah bir çanta. sokak lambası direği ve trafik ışığı direği arasından şemsiyesiyle öyle bir sıyrıldı ki bir an durup bunu nasıl becerebildiğini düşündüm. o sırada bi kadın çarptı arkadan. ''önüne baksana ya'' diye bağırdı hiddetle. bu ne şiddet böyle. bi kere kadın hem arkadan çarpıyor hem de önüne bak diyor, önüme baktığım için zaten onu göremedim bunu nasıl anlayamadı bilmiyorum. meşguliyetine verdim, yürümeye devam ettim. önden esen rüzgar bu sefer şemsiyemi ters çevirdi. herkesin şemsiyesi ise yerli yerinde. bir bana mı işliyor bu şemsiye diye düşünürken herkesin şemsiye kullanmasını çok iyi bildiğini anladım. şemsiyeyi düzeltip hafifçe öne eğdim ve rüzgara karşı durdum, evet bu sefer doğru yürümeyi becerebilmiştim.
tüm bunlar bir tecrübe işi sanırım. ne kadar temkinli yürüdüğümü düşünsem de bir yandan mutlaka açık veriyordum. temkin korkuyu azaltmaz, yoktan korku yaratır, bunu anlamış oldum bu kısacık yolculuğumdan.
havaların güzelleşmesi umuduyla.

30 Ekim 2007 Salı

i see

ben imba biriyim.
belki de ben imba biri değilim.
açık konuşayım imba kim bilmiyorum.
belki de imba ne? onu bile bilmiyorum.
sorsanız cevaplayabilir miyim mesela ?
cevaplayamazsam üzülür müyüm?
peki.. peki siz gözümde,yere düşmemek için çırpınan gözyaşının bana kattığı değeri anlayabilir misiniz ?
bilmiyorum..
tek bildiğim,
kurufasulye osurtur.
bundan eminim.
oysa sevmek...
bilirsin dostum.
bilirsin.
herşey biraz birşeydir.

Aske

24 Ekim 2007 Çarşamba

23 Ekim 2007 Salı

Hayat. Heyhat..

bu sabah anladım ki insanın uyanır uyanmaz hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı bir dalga olduğunu anlaması iğrenç birşey. gözlerin şişi henüz inmemişken , gırtlağınızdan hala travestisel bir ses çıkarken "mna koyayım koca adam 2 günde öldü gitti" demek iğrenç birşey.

annemin sevimli komşusu gülten teyze'nin kocası öldü bu sabah. 74 yaşındaydı , zamanında hürriyet gazetesinde köşe yazarıymış falan. acayip efendi bi insandı ve dün e kadar hiçbirşeyi yoktu. dün öğlen hastaneye götürdüler. kanser tehşisi kondu. bu sabaha karşı 5 gibi mide kanaması geçirdi , hastaneye kaldırdılar ve öğlen 11 gibi hastanede öldü. 2 gün.. 74 senenin karşılığı sik gibi 2 gün.

kimse "hepimiz ölecez" "ölüm insanlar için" geyiği yapmasın bana. kalbini kırarım. evet ben hayatı filiz akınla ibne oğlunun filmlerindeki gibi yaşıyorum. ani duygu patlamalarım var benim çok ani ama. birine bişey anlatırken jest ve mimiklerle destekliyorum ben , uzaklara bakıyorum güzel ya da kötü şeyler anlatırken. gözümde birkaç damla yaş birikiyor. gidemiyorum şimdi gülten teyze'nin ya da oğlunun yanına baş sağlığı dilemeye mesela. biliyorum ki orda da böyle fena duygusal patlamalarım olacak. ben buyum çünkü. hikmet amcayı 2 aydır tanıyorum. maksimum 2 kere 1 er dakika konuştum. ve ölümüne çok fazla üzülüyorum.

hayat işte. bombok bi dalga. yapıştı bir de üzerime çıkmıyor.

lanet olsun adamım!

Aske

20 Ekim 2007 Cumartesi

alışveriş listesi

  1. 1 adet az kullanılmış dua
  2. 3 adet gökten düşen elma
  3. 2 adet amin
  4. 3 kulhûvallah 1 elham
  5. 7 baş sarımsak
  6. 1 adet bayandan 2 adet doktordan olmak üzere araba
  7. bir miktar kuş sütü
  8. bir miktar olmayacak dua
  9. 8. madde için 1 adet amin
  10. 1 paket izmarit
  11. sınırsız ton balığı
  12. 2 adet "küfelik olmuş" seviyesinde sarhoş
  13. 1 adet kabadayı
  14. 14 adet gay
  15. testere
  16. 1 adet yüzüklerin efendisi
  17. "the gratest of nine"
  18. güç yüzüğü
  19. 1. ve 3. enternasyonal
  20. şeftali tüyü dökücü krem
  21. saatli maarif takvimi
  22. 1 litre hoşaf (tercihen erik)

Aske

Andrei Romanovich Chikatilo "Rostov Kasabı"


Seri katiller dosyası volume I





Andrei Romanovich Chikatilo "Rostov Kasabı" (1936-1994)



"Ben doğanın bir hatasıyım, deli bir hayvanım”

"Yaptıklarımı cinsel bir tatmin için değil, daha çok huzur bulabilmek için yaptım"

Oğlanlar ve savunmasız genç kızları hedef olarak seçmişti. Çoğu zaman onları evlerine bırakmak, karınlarını doyurmak ve yardım etmek bahanesiyle otobüs duraklarından, yollardan alıp, ıssız yerlere, ormanlara götürürdü. Burada onlara hayal gücümüzü zorlayan kötülükler yapıyordu. Dillerini kesiyor, meme uçlarını ısırarak koparıyor, cinsel organlarını yiyor, gözlerini çıkarıyordu. Bu saydıklarımız sadece onun yaptıklarından birkaçıdır. 1984’te dört haftalık bir dönemde 6 genç insanı doğramıştır.

Yöneticiler seri cinayetleri çürümüş bir batı fenomeni olarak ilan edip propaganda malzemesi yaptığı sırada, suç tarihinin en büyük psikopatlarından biri liman şehri Rostov’da bulunmaktaydı. Sınıfsız bir toplumda suç var olamaz doktrinini çürütmemek için yetkililerce 1978-1990 yılları arasında 12 yıl boyunca bu canavarca işler yok sayıldı ve toplumdan gizlendi. Bu durumda zavallı vatandaşlar yıllarca bu canavar seri katille yan yana yaşadıklarını bilemediler. Halk arasında birçok söylenti ve şehir efsaneleri oluştu. Bu arada güvenlik güçleri birçok şüpheliyi yakaladı ve eski bir tecavüz suçlusu olan şüphelilerden biri Chikatilo’nun işlediği cinayetten suçlu bulunup idam edildi.

Kurbanlar çoğunlukla fahişeler ve çocuklardı. Cinayetler daha çok tren istasyonları ve otobüs durakları yakınında bulunan ormanlık arazilerde işlendiği için tüm istasyonlara yüksek rütbeli resmi ve sivil görevliler yerleştirildi ve tüm şüpheli durumlar rapor edilmeye başlandı. Çünkü bir emperyalist batı hastalığı olarak görülen ve komünist düzende hiçbir zaman rastlanmayacak bir suç türü olan seri cinayetlere hiç de hazırlıklı değillerdi. Başka da yapacak bir şeyleri yoktu.

Yakalanışı:

Aslında Polis Chikatilo’yu 23 insanı öldürdükten sonra 1984 yılında yakalamıştı. Cinayetlerin artması üzerine polis, fahişelere yaklaşan şüpheli şahısları takip ederken birçok fahişeye yaklaşmaya çalışan ve bir tanesinin halka açık yerde göğsünü okşayan biri olarak Chikatilo’yu gözaltına aldı.Bu yepyeni suç türüne yabancı olan polis onu incelediğinde sıradan bir insan olduğunu, Komünist partisi üyesi olduğunu ve düzenli bir yaşantısı olduğunu görünce serbest bıraktı. Tabi ki bırakılmasının tek sebebi bu değildi. O dönemde kokuşmuş polis teşkilatında suç delilleri doğru düzgün incelenmemişti. Delil olarak bulunan kan ve meni örnekleri birbirine karıştırılmıştı. Teknoloji yetersizdi ve beceriksizdiler. Cani serbest kalmıştı ve yakalanana kadar cinayetlerine devam edecekti.

Çaresizlik içinde kıvranan devlet görevlileri beğenmedikleri Amerikan sisteminin seri cinayetlerde kullandığı bir yöntem olan "profilleme" yöntemini kullanmaya karar verdiler. Bununla ilgili Psikiyatr Dr.Alexander Bukanovski görevlendirildi. Bukanovski bir profil çizecekti ve yakalandığında Chikatilo’ya birebir uyduğu görülecekti.

20 Kasım 1990 tarihinde bir polis ormanlık alandan çıkan bir şüpheliyi durdurdu. Şahsın yüzünde kan zerresi vardı ve ayakkabılarını yıkamıştı. Kimlik kontrolünde şüphelinin Andrei Chikatilo olduğu anlaşıldı. Yapılan incelemede 54 yaşında, Komünist Parti üyesi, 2 çocuk sahibi ve eğitimli bir kişi olduğu anlaşılınca yıllar önce olduğu gibi bir kez daha yaşam tarzı ve konumundan dolayı serbest bırakıldı. Ancak ertesi gün o bölgede bir kız çocuğunun cesedi bulundu. Bu bölgeyle ilgili bir gün önceki raporlar incelendiğinde artık çanlar Chikatilo için çalıyordu. 21 Kasım 1990 günü yakalandı ve tutuklandı.

10 gün boyunca konuşmadı. Gözaltı süresi dolmak üzereyken polislerden farklı bir yöntem izleyen Psikiyatr Dr.Alexander Bukanovski’ye her şeyi itiraf etti. Polis 36 cinayetten şüphelenirken 17 cinayet de üzerine eklendi. 53 insanın canice öldürülmesi, cesetlerinin parçalanması, tecavüz edilmesi ve etlerinin yenmesi eylemlerini en ince ayrıntısına kadar anlatmak ve maketler üzerinde göstermek Chikatilo’ya ayrıca bir zevk veriyordu. Keserek yediği cinsel organlar için “Çok pembe ve esneklerdi” ifadesini kullanmıştı.

Chikatilo 1990 yılında yakalandığında 53 insanın öldürülmesinden yargılandı. Bu davaya halk arasında ‘Aptal Davası’ adı takıldı. Ancak herkes biliyordu ki gerçek sayı çok daha fazlaydı. Kurbanların ailelerinden korunması için çelik kafes içinde mahkemeye getirildi. Yargıç Leonid Akorzanof’un suçlamaları okuması 2 gün sürdü. Yargılama heyetine saldırmak istedi. Pantolonunu indirerek cinsel organını mahkeme salonundakilere gösterdi. Akıl sağlığının yerinde olmadığı gibi bir izlenim vermeye çalıştı. Ama o deli değildi. Tam iki saat boyunca ifade verdi. İfadesinde; üreme organlarının çalındığını, olaylar esnasında kontrolünü kaybettiğini iddia etti. Dava 6 ay sürdü.14 Ekim 1992 tarihinde sonuçlanan mahkemede İdama mahkum edildi ve 11 Ekim 1994 tarihinde Rostov hapishanesinin bir hücresinde sağ kulağının arkasına tek kurşunla idam edildi.



whatthefuck!

asıl sorun , insanların sizi anladıklarını gördüğünüz an başlıyor.. herşey o kadar birbirine girmiş ki görseniz (gerçekten görseniz) beyninizde uçuk çıkar. bütün değerler yargıları , kurallar , anlamlar ve hatta anlamsızlıklar , güzel olan şeyler , çirkin olan şeyler , gelenekler , görenekler , düşünceler , alışkanlıklar ; kahveler , kahve fincanları , televizyonlar , arabalar , kızlar , erkekler , elbiseler , telefonlar , ayakkabılar , saç modelleri , müzik , resim.. vs.

herşey hızla değişmiş.

bu sadece başlanılan noktaya geri dönülebileceğinin "tek" büyük kanıtıdır. sadece insanlar koca kıçlarını kaldıramıyor..

jesus was a fucking loser.

anlatabiliyor muyum ?

Aske

18 Ekim 2007 Perşembe

Si-ker-ler!

''nefrete sevgiden daha çok güvenirim'' dedi şeytan

''çünkü nefretin sahtesi olmaz''

Oracle&Aske

ave libertas !

Fiil

Aklının pususuna yattım
seni indirdiğimde inecek gerçek cehenneme zifir şafak!
mânâm telaşlanırken
mânâsızlığım rahatlayacak

''ben'' gittim
bütün imparatorluklar çöktü.

Beni affet iskender şiirini biraz bencilce kendime uyarladım. Ama kendinden anımsarsın bunları hepimiz biraz benciliz.

O..

Geliyorum

Gördüğün rüyayı bozmaya geldim ben
sevdiğin dünyayı durdurmaya geldim
bütün zehirleri koymaya geldim ben
kırılmamış son kalbi kırmaya geldim !

Oracle

17 Ekim 2007 Çarşamba

FH


onun sevgisi renksiz bir gül ve ölüyor
taç yapraklarını düşürüyor ve ben
ondan önce dünyanın şarapla dolu olduğunu biliyorum
fakat ayıkken gidecek bir yer yok

kendini aptal yerine koyma


jeff buckley


Oracle

16 Ekim 2007 Salı

Parça

''Bir bakışına, bir jestine. ama sonra senin jestlerini benimkilerde buluyorum..seni kelimelerimden tanıyorum..seni bırakan herkes, sende kendinden de bir parça bırakıyor.. ve anıların sırrı da bu değil mi? eğer böyleyse kendimi daha güvende hissediyorum. çünkü asla yalnız olmayacağımı biliyorum.''

La finestra di fronte

Oracle

Döngü

Elimin değdiği yer
gözlerimin baktığı herşey
kokusunu duyduğum her obje
yavaşça yok oluyor
yavaşça.. ya-vaş-ça
sadece ya-vaş-ça
anlıyor musun?
hiç sanmıyorum..
vodka
döngü
vodka
haddiden fazla önemsedik bu hayatı
umarım biz yaşadıkça biraz düzelir
ya-vaş-ça
insanı yaşamak değil yaşayamamak yoruyor.

Oracle

11 Ekim 2007 Perşembe

klavye

kaygı ve korkularla boğuştuğum uykusuz bir gecenin ardından sabah üstüne basa basa ''sütlü'' kahve dememe rağmen türk kahvesinden beter simsiyah bir kahve getiren; beynimin aniden uyarılması sonucunda gün boyu baş ağrıları çekmeme sebep olan o görevliden gerçekten bıktım.

-ve her şey burada başladı-

''bana bunları yaptı''dan öteye geçemeyen, ''benim için bunları yapmıştı'' diyemeyen zavallı sözde arkadaşlardan bıktım.
söylenilen sözlere sürekli saçma sapan antitez üreten boş öğrencilerden bıktım.
hiçliği azlığa tercih eden insanlardan bıktım.
''sen çirkinsin otur aşağı!'' diyen, müzik dinleyen birinin kulaklığını aniden çekip ''hey sana söylüyorum duymuyor musun?'' diyerek o kişinin müziği kesen mağaza ürünlerinden bıktım.
başkasının geleceği somutlaştırıp ondan sonra ''karışmak gibi olmasın ama...'' diye konuşmasını bitiren ''büyük''lerden bıktım.
sebepsiz yere durmadan arayan, ''arayabilirsin hazırım'' dendiğinde bir cevap bile vermeyen ''eski'' insanlardan bıktım.
görüntülenmekten nefret eden ama görüntüden başka hiçbir şey vermeyen hayaletlerden bıktım.
bir yığın hayal kurulduktan sonra birlik olup ''e he he bu hayallerden bi sik olmaz kiğ'' diyerek sırıtan anlardan bıktım.
hayatları içinde tanzimat edebiyatını yaşarken, divan edebiyatı pelerinine bürünen ''yazar''lardan bıktım.
içinde olduğu durumu değiştirmeye çabalamadan sürekli söylenen ve çevresine lanetler yağdıran o patavatsız insanlardan bıktım.
''yan ürün'', ''ek parça'', ''promosyon'', ''bedava'' gibi kalıpları gördüğü an kendinden geçen uyur gezerlerden bıktım.
''asla olmaz''lardan ''belki olabilir, neden olmasın''lara yönelen döneklerden bıktım.
saygısızlık yaptığını saygıyla dile getiren küstahlardan bıktım.
üç maymunu oynayıp başkalarına göz-dil-kulak olan ikiyüzlülerden bıktım.
ahenk içinde varlığını sürdüren salataya karışan kendini bilmez maydanozlardan bıktım.


bu saatte şu klavyeden başka herhangi bir şeyi bulamıyor olmaktan sıkıldım.

-ve her şey burada bitti-

9 Ekim 2007 Salı

nedenler ve önemsiz sonuçlar vol. 1

insanlar koca bir dünyanın tek bir fincan kahvenin etrafında döneceğini kabul edemiyorlar. neden ? alışkanlık mı ? öyle olduğunu varsayalım. insan aptallığa ne derece alışabilir? yani ; pragmatist açıdan incelersek (ki sanırım çağın gereklerini büyük bir oranda bu şekilde yerine getirebiliyoruz) aptallığın insan varlığına hiçbir şekilde fayda ettiği görülmemiştir. tabi ki faydayı uzun vadede düşünmek gerekiyor burada.

toplumsal bir takım faaliyetler , bu tip saçma düşünceleri doğurur. doğrudur. hepsinin temel kaynağı aslına bakıldığında yanlış yorumlamaktan gelir ki aslında bu aptallığa eşdeğer birşeydir. tek fark bilinçdışı bir aptallığın sözkonusu olması ve kitleler sözkonusu olduğunda bu tip aptallıkların genel hatlarıyla doğru kabul ediliyor olması. kolayca anlaşılabileceği üzere bu faaliyetlerden şu noktada en önemlisi din. allah inancı ile alakalı derin şüphelerim (aslında bu şüpheler sanıyorum ki inanç ile alakalı değil doğrudan varlık ile alakalı şüpheler) olsa da , bu inancı kalbinde , beyninde taşıyan insanlara saygısızlık etmemeye özen gösteriyorum.

toparlayayım. değinmek istediğim asıl konu "büyük beklentiler". önce basit düşünelim , şöyle ki ; insanlar haklı olarak sevdikleri birilerinin yaptığı şeylerden aslında tam olarak memnun olmazlar hiçbir zaman. bunun sebebi gayet masumdur , sevgidir ve bu sebepten dolayı sürekli daha iyi yapabileceğine inanırlar. aynı şekilde düşünüldüğünde ciddi bir şekilde inanılan , gönülden bağlı olunan bir tanrının yarattığı dünya , gayet basit nedenler etrafında dönemez! çünkü bu ziyadesiyle karmaşık , kompleks nedenlere bağlıdır. böyle söylerler.

bu durum aslında ta en başından "duygusallık" damgası ile reddedilebilir ve yalanlanabilir. ama dediğim gibi insan olduğumuzdan dolayı ve bu noktada özellikle , her ne kadar aksini iddaa etsekte, kendimizi sevdiğimizden dolayı bu reddedişin nedenlerini çok derin bir biçimde açıklamamızı bekliyoruz.

açıklayalım ; dediğim gibi "inançlar" yüksek beklentileri doğurur. bu yüksek beklentiler de belli olmasa da minik hayal kırıklıklarını meydana getirir. yani dikkatli bakıldığında tanrı inancı maksimum olan bir insan bile yeri geldiğinde tanrıya isyan edebilir. "neden?"

tanrı inancı minimum olan bir insan (inanan bir insan her şartta) bunu birazdaha sıklıkla yapar. o halde maksimize edilmiş bir inanç ile donanmış adamın , büyük inancı zaman zaman olsa bile , hatta anlık olsa bile hemen hemen inançsız bir insanın inanç seviyesine iniyor ise..??? yep. tamamen sakat bir çocuk ortaya çıkar.

yani ; aynı anda hem bu dünyanın çok ulvi dalgalar dolayısı ile döndüğü kabul edilir hem de bu dünya ile alakal dertler için küfür edilir. olayın özü budur ve insanlar her zaman bu tür konularda çok büyük kaypaklıklar sergilemişlerdir.

son olarak söylemek istediğim çok kısa birşey daha var. nedenler ve sonuçlar ile ilgili.

diyorum ki ; sonuçlar önemli değildir. asıl önemli olan nedenlerdir.

itiraz etme hakkınız her zaman saklıdır

Aske

8 Ekim 2007 Pazartesi

put your hands up for fucking god!

"ver elini.."

yeri geldiğinde hayat kurtarır bu söz bilirsiniz. ama o an onun için hiçbirşey ifade etmiyordu , acıdan başka! acıyordu çünkü uzun zamandır dünya ile çok ters bir ilişki içerisindeydi. o dünyanın üzerinde değil , dünya onun üzerindeydi mesela. gözlerini açtığı an ağlayacaktı muhtemelen. susmayı tercih edersiniz bu gibi durumlarda , uzaklara bakarsınız , yutkunursunuz boğazınız acır , acıdan dolayı dolmaya zaten meyilli olan gözler iyice nemlenir. tutmak neredeyse imkansız.. o tutuyordu.

"sana elini ver dedim!"

bir yabancının elini tutmak zordu onun için. insanlar her işlerini elleriyle görürler çünkü. kıç silmekten adam öldürmeye kadar.. uzun zamandır güzel bir müzik dinlememiş olmanın verdiği büyük utanç ile tekrar sustu.

"lanet olsun elini ver!!"

bu son noktaydı heralde. kendini tutmasının bir manası kalmamıştı artık. salya sümük ağladı. önce bi mendil verdim , kalitesiz kağıttan.. sonra da yol. en iyisi buydu sanırım.

insanlar dövme yaptırmayı göze alamıyorlar hala. bu devirde. ne yazık.

Edward norton antivirus and 25th hour

fuck me? fuck you! fuck you and this whole city and everyone in it. fuck the panhandlers, grubbing for money, and smiling at me behind my back. fuck squeegee men dirtying up the clean windshield of my car. get a fucking job! fuck the sikhs and the pakistanis bombing down the avenues in decrepit cabs, curry steaming out their pores and stinking up my day. terrorists in fucking training. slow the fuck down! fuck the chelsea boys with their waxed chests and pumped up biceps. going down on each other in my parks and on my piers, jingling their dicks on my channel 35. fuck the korean grocers with their pyramids of overpriced fruit and their tulips and roses wrapped in plastic. ten years in the country, still no speaky english? fuck the russians in brighton beach. mobster thugs sitting in cafés, sipping tea in little glasses, sugar cubes between their teeth. wheelin' and dealin' and schemin'. go back where you fucking came from! fuck the black-hatted chassidim, strolling up and down 47th street in their dirty gabardine with their dandruff. selling south african apartheid diamonds! fuck the wall street brokers. self-styled masters of the universe. michael douglas, gordon gecko wannabe mother fuckers, figuring out new ways to rob hard working people blind. send those enron assholes to jail for fucking life! you think bush and cheney didn't know about that shit? give me a fucking break! tyco! imclone! adelphia! worldcom! fuck the puerto ricans. 20 to a car, swelling up the welfare rolls, worst fuckin' parade in the city. and don't even get me started on the dom-in-i-cans, because they make the puerto ricans look good. fuck the bensonhurst italians with their pomaded hair, their nylon warm-up suits, and their st. anthony medallions. swinging their, jason giambi, louisville slugger, baseball bats, trying to audition for the sopranos. fuck the upper east side wives with their hermés scarves and their fifty-dollar balducci artichokes. overfed faces getting pulled and lifted and stretched, all taut and shiny. you're not fooling anybody, sweetheart! fuck the uptown brothers. they never pass the ball, they don't want to play defense, they take fives steps on every lay-up to the hoop. and then they want to turn around and blame everything on the white man. slavery ended one hundred and thirty seven years ago. move the fuck on! fuck the corrupt cops with their anus violating plungers and their 41 shots, standing behind a blue wall of silence. you betray our trust! fuck the priests who put their hands down some innocent child's pants. fuck the church that protects them, delivering us into evil. and while you're at it, fuck jc! he got off easy! a day on the cross, a weekend in hell, and all the hallelujahs of the legioned angels for eternity! try seven years in fuckin otisville, jay! fuck osama bin laden, alqueda, and backward-ass, cave-dwelling, fundamentalist assholes everywhere. on the names of innocent thousands murdered, i pray you spend the rest of eternity with your seventy-two whores roasting in a jet-fueled fire in hell. you towel headed camel jockeys can kiss my royal, irish ass! fuck jacob elinski, whining malcontent. fuck francis xavier slaughtery, my best friend, judging me while he stares at my girlfriend's ass. fuck naturel rivera. i gave her my trust and she stabbed me in the back. sold me up the river. fucking bitch.fuck my father with his endless grief, standing behind that bar. sipping on club soda, selling whiskey to firemen and cheering the bronx bombers. fuck this whole city and everyone in it. from the row houses of astoria to the penthouses on park avenue. from the projects in the bronx to the lofts in soho. from the tenements in alphabet city to the brownstones in park slope to the split levels in staten island. let an earthquake crumble it. let the fires rage. let it burn to fuckin ash then let the waters rise and submerge this whole, rat-infested place.

Oracle

fuck you!

7 Ekim 2007 Pazar

bir güneş doğuyor!

güneş doğuyor. 3 sürahi kahve (aslında ikinciyi paylaşmak zorunda kaldım. 3 fincan gibi ciddi bir kayıp söz konusu) ve sonrasında kalkıp birşeyler yazmak istiyorum. tuşların sesi savaşa giden atların nal seslerini andırıyor. içimde yetişip olgunlaşan milyonlarca şey gibi. savaşın sonu belli değil malum. benim bunlar ne şekilde dile getireceğim/getirebileceğim kadar ince bir belirsizlik (you know man!)

güneş doğuyor. aynı güneş aynı dünyanın aynı tarafına aynı saatte birkez daha doğuyor. ilginç değil , mükemmel olması da mümkün gözükmüyor.

garip bir çağın işe yaramaz türleri olarak bizler , önümüze konulanı yemekten başka işlevi olmayan bizler , sistemlerden şikayet edip inatla o sistemlerin parçası olmayı sürdüren bizler , gelecek ile ilgili son derece boş "hayalleriz". bizden çıkanlar ileride bizden farklı olmayacaklar ne yazık. kimi ne ölçüde eleştiriyor olursak olalım , "sistem" denilen ucubenin birer parçası olmamızdan dolayı yarattıklarımıza kendi yaşam biçimlerimizi , "farklı yollarla" enjekte edeceğiz. bundan şüphem yok. beni asıl korkutan yetiştirdiğimiz minik canavarların bizi mezarlarımızdan çıkarıp ortalığa atması , ortada kalmak veya ne isim verdiğimiz önemli değil. biri nasıl olsa birgün gelip bütün bildiklerimizi , bütün söylediklerimizi , kökünden değiştirecek.

nesli tükenen hayvanlara saygı duymayı beceremiyoruz mesela. bunu yapamıyoruz çünkü kendi neslimizin sonsuz bir kaynaktan geldiğine (yukarı bak.. yukarı..) inanıyoruz. ve bunun , kendi neslimizi gönül rahatlığıyla tüketmek için bir işaret olduğuna eminiz. bütün bunları düşünmemi planlamış herhangi birşey mevcut ise , çok açık gönüllülük ile söylüyorum ki ; cehenneme gitsin.

güneş doğuyor. ve ben , havanın aydınlandığını görmeme rağmen , içimdeki en küçük noktayı bile karartmaktan çekinmiyorum.

bir güneş doğuyor.. bana mı belli değil..

Aske

5 Ekim 2007 Cuma

Yangında ilk kurtulacak

''ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
bunlar da bir işe yaramadıysa
demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda''

Murathan Mungan

Sonsuz ilhamın ve varlığın için teşekkürler..

Oracle

2 uzun 3 kısa

Ağır aksak merdivenleri çıkarken, üzerinden eti sıyrılmış bir kemik gibi çıplak, boyaları dökük duvarlara baktı. Devasa puntolarla yazılmış kırmızı renkli yazılar gözüne çarptı. Durdu, elini yazılara sürdü. Pürüzlü dokuyu elleri ile yokladı. Boya bulaşmamıştı ellerine. Okumaya gayret etse de anlamlı kelimeler çıkaramıyordu. Son 3 basamak kala ihtiyarlık verdiği yorgunluk ile son bir kez daha soluklandı. Kalbi seri ateş eden silah gibiydi.. ama kurşunlar nedense hep onu vuruyordu. İnsan yaşlandığında dünyanın ağırlığını omuzlarında taşıyor gibi hisseder.. içine döner bütün düşünceleri ve ateş ettiği hedeflerin hepsi aslında kendisidir.

Basamakları bitirdikten sonra karanlık koridorda yürümeye devam etti. Elindeki yarısı yırtılmış kağıtta ''309'' yazıyordu. Koridorun en sonunda solda kalan oda orda onu çağırıyormuş gibiydi sanki.. evet aradığı oda buydu. ''2 uzun 3 kısa çal'' yazıyordu kağıdın arkasında. Kendi kendine ''napıyorum ben'' dedi. Bir sabah uyanıyorsunuz ve kapınızdan altından atılmış bu kadığın sırrını çözmek evinizden çıkıyorsunuz. Bir yaşlı için fazla gizemli ve maceralı olsa gerek.. Denildiği gibi kapıyı 2 uzun 3 kısa çaldı. Kapı açıldığında karşında tıknaz, kısa boylu ortayaşlı bi kadın duruyordu.

''sonunda''

dedi kadın '

'içeri gel''

İçeri girmekte tereddüt etse de arık bunun ne olduğunu bütün bu gizemin ne olduğu çözmeliydi. İçeri girdi kapıyı kapattı. Mervidenin duvarlarının aksine karşısında krem rengi pürüzsüz bir duvarlar vardı şimdi. Pis bir battaniye ile kapatılmış tek kişilik yatak, alt çekmecesi olmayan bir komodin ve üzerinde bi bardak su duruyordu. Oda da hiç pencere yoktu. ''bir insan nasıl burada yaşayabilir dedi'' kendi kendine. Gözlerinin içine baktığında kadının onun göremediğini anladı. Şimdi merakı daha da artmıştı. Sormadan kadın atıldı;

''seni buraya nasıl ve neden çağırdığımı merak ediyor olmasın''

Kurumuş dudaklarının arasından;

''evet.. neden?''

çıkabildi sadece.. vücudunu merakla birlikte korkuda kaplıyordu artık. Damarlarının şekildiğini midesinden yukarı sıcak hava akımlarının çıktığını hissediyordu.

''Bir şeyler hep yanlıştır. Doğruları görmeyi reddederken yanlış ile sevgili olduk. Nefes alıp verdiğimiz her anı şükretmeden geçirdik. sonuçlarla değil hep nedenle ilgili olmadık mı? neden.. neden sorusunu mıh gibi ağızlarımıza yerleştirdik! tükürüp atıcak kadar basitti aslında.. aciz miydik?''

Kadının ne demek istediğini anlamayasa da garip bi şekilde onu dinliyor ve bu sözcükleri aklında tutmaya başlıyordu.

''Kurallar.. daima olmak zorundalar. Sistemi ve insanlığı bir arada tutmak için. Deliliğin, kontrolsüzlüğün kıyılarında gezinmemek için kurallar var olmalı.. Bedelleri düşünemiyor musun? yaptığı için kaç kişiyi pişman ettin şimdiye kadar? Kendinde olmayanı başkasından almaya kalktığında bencillik maskesi ile suçlandın mı? Bir bedeni severken diğer yanın nefret ettimi? Nefret ile sevgiyi karıştırıp içebildin mi?''

Adam sorular karşısında donup kalkmıştı. Bunun bir test olduğunu düşünmeye başladı. Cümleleri birbirine bağlamaya çalışıp mantıklı bir anlam örgüsü çıkarmaya çalışıyordu.

''Kuralsız bir dünya düşündün mü hiç? akıl ve mantık onu içine alamaz. Bütün doğruların birleştiği bir yer olamaz? Tanrısallık bütün doğruları içine alıyordu di mi senin için? Bütün bilgi akışı bütün iyi hislerin, iyi dileklerin, doğruluk sembollerinin deniziydi değil mi? Gözlerinde pişmanlık görüyorum.. Beni anlamaya çalışıyorsun. Söylediklerimi anlamaya çalışır görünüyorsun sadece.. Kulak kabartıyorsun ne dediğime ile ilgilenmek gerekirken merakını giderip bulmacanın parçalarını oturtmaya çalışıyorsun..''

Adam susmaya devam etti. Tek kelime dahi etmeden kadının karşısında saldalyesine yaslanmış duruyordu. Kadın ayağa kalktı.. Komodinin üzerinde duran suyu adama uzattı içmesini söyledi.
Kör kadının ona zarar veremeyeceğini düşünerek suyu sol eli ile alıp tek seferde içti.

''dersin dedi kadın.. bundan sonra ki dersin; sana manasız gelen bu cümlelerin içinden doğrularını alıp çıkarman.. süzmen onları. kendi doğrularını çıkarmak zorundasın!''

Gürültü ile birden yerinden sıçradı.. ter içinde kalmıştı. saate baktığında gece yarısı 3 olduğunu gördü.. gördüğü rüya onu allak bullak etmişti. Gözlerinde korknun ta kendisi vardı.. Yatağından yavaşca kalktı baş ucundaki suyu gördü.. akşam içmek için bırakmıştı onu. geceleri genelde uykusundan uyanıp su içerdi. Yatmadan önce genellikle yazı yazardı.. yazdığı şeyleri tekrar gözden geçirmek için büyük çekmeceden sarı kağıtları çıkarttı.. bi kaç sayfaya baktıktan sonra boş bir sayfanın üzerinde dev harflerle;

''2 uzun 3 kısa bütün dersin bu..''


kendine yazdıkları.. başka bedenlerden daha çok iyileştiriyordu onu..


Oracle


3 Ekim 2007 Çarşamba

çok güzelim beni ara

şeftali kokuları eşliğinde kısaca birşeyler anlatmak istiyorum.

bazı zamanlar insan kendi dışında kalan şeyleri de düşünmek , onlar için birşeyler yapmak istiyor , ilginç bir şekilde sağduyulu davranabiliyor bu konuda. tek kötü yanı bazı zamanlar olması dışında gerçekten gayet faydalı bir durum. sanıyorum ki şu sıralar ben de bu tip bir süreçten geçiyorum. arkadaşlarımın psikolojik durumları ile alakalı endişelerimi dile getirip kendi fikrimce ne yapmaları gerektiğini söylüyorum. "bir yardımım dokunursa gerçekten sevinirim" falan. bir müddet sonra bu tavrım çok yapmacık gelecek ama bundan kesinlikle eminim.

bu gün duvarda bir yazı gördüm. "0532 bla bla.. çok güzel bir kızım beni ara." diye. dayanamadım , cevap vermek istedim ve verdim de ; "bence maksimum seviyede bir salaklığa sahipsiniz kuzum.kutlarım." tam olarak bunu yazdım yazının hemen altına. sonra duvarlara yazılan bu "ara beni"li yazıların geçerliliğini düşündüm. şöyle ki ;

eğer ki duvarda bir numara yazıyor ve altında "yakışıklı beni ara" , "bacaklarım çok güzeldir hemen ara beni" tarzı şeyler yazıyorsa bilin ki o telefonun muhatabı kıllı bir insandır. kıllı ama öyle böyle değil. "oo kazağını da hiç çıkarmıyon üzerinden" denir ya , o derece. ancak duvarda yazılan numaranın üzerinde "bu orospu herkese veriyor" "hemen arayın her isteyenle sevişiyor" şeklinde şeyler yazıyorsa düşünülmesi gereken tek şey vardır ; kuyruk acısı! terkedilmiş bir erkeğin minik aklı vasıtası ile yürüttüğü bir intikam biçimi. aramaya inanıp yakın çevreyi kolaçan ederseniz birkaç duvarda daha aynı numarayı görürsünüz zaten. arayın. iyi ki siktir etmişin bu lavuğu diyip kapayın.

Son olarak yeni keşvettiğim ve paylaşmak istediğim birşey var. insanın bulunduğu ortamdaki herkesi rahatlıkla dövebileceğini biliyor olması , her an istediği birini sebepsiz yere tokatalayabilecek olduğunu biliyor olması , insana delicesine bir mutluluk veriyor.

Aske

2 Ekim 2007 Salı

bir pazar sabahı

gereksiz telefonunun gereksiz alarmı ile uyandı yeniden, yeni bir güne. gözlerinin bir türlü tamamiyle açılamamasının ve her sabah baş et(tir)mek zorunda kaldığı sinirinin etkisi ile telefonu hızla ve sertçe tuşladı. alarmı kapatamayınca atıverdi yere, batarya bir yana sim kart bir yana saçıldı. sesin kesilmesi ile rahatlayan ve darmadağın olmuş saçlarını düzene sokmaya çalışırken dengesini kaybedip yere düşen bir gündüz sapığıydı o. yerden küfür ederek kalkarken dirseğini çekmecenin koluna çarptı. arası hafif açık balkon kapısından içeri sızan sabah ayazı ile titredi. veya sinirden titriyordu bilemiyorum. her neyse dirseğini ovalaya ovalaya ilerledi. odası küçücüktü ve beyaz perdelerin vermiş olduğu soğuk izlenimler ile monoton bir güne başladı. yüzüne soğuk suyu çarptığı an kendine geldi. çıplak ayakları ile mutfağın turuncu renkli taşlarına basarak buzdolabını açtı. eğilerek iki adet yumurta aldı ve ilk bulduğu tavayı eline alarak omlet yapmaya başladı. bitişik binanın karartısı mutfak penceresine de düşmüştü. daha sabahın körü olması nedeniyle ne onun için parıldayacak ne de onun için ötecek bir kuş vardı etrafta. sadece soğuk bir esinti ve geceyi bir türlü bırakmak istemeyen gündüzün uğultusu varlığını gösteriyordu. yumurtaları tabağa koydu ve giyinmek üzere odasına döndü. karmakarışık dolabından sadece siyah bir hırka ve bir kot pantolon seçebilmişti. hemen üzerine geçirdi. saçlarını yataktan çıktığı gibi bıraktı, tarama toplama zahmetine katlanmanın gereği yoktu ona göre. çoraplarını da giydikten sonra masaya daha önceden üzerine omletini koyduğu tabağı ve zeytin-peynir-ekmek üçlüsünü bırakıverdi. isteksizce onları yedikten sonra bulaşıkları tekrar mutfağa dönerek lavabonun içine bıraktı ve ağzına üç beş üzüm tanesi attı. ayakkabılarını tek hamlede giydi ve bağcıklarını bile bağlamadan çantasını aldı, ardından kapıyı çarparak çıktı. etrafta kimseler yoktu. ''bu saatte zaten bi benim gibi aptallar ayakta olur.'' diye düşündü sinirli sinirli. boyunun uzunluğu ve sinirinin de etkisi ile azami hızda üzerinde yürümekte olduğu yola lanetler okudu. köşedeki bakkaldan bir adet su ve ilerki fırından da bir adet poğaça aldı. poğaçaya baktığı an bunu neden almış olduğuna anlam veremedi lakin madem aldık mantığı ile yavaşça onu yemeye başladı. bir yandan yiyor bir yandan hızlı hızlı yürüyordu. çocukluğundan beri güneş gözlüğü takmaya alışık olmadığından dolayı, artık doğmuş olan güneş sokağın geniş kaldırımlarından yüzüne yansıyor ve gözlerinin kısılmasına kaşlarının çatılmasına sebep oluyordu. bu sebeple daha da sinirli bir görüntüye sahipti. poğaça bittikten beş dakika sonra midesinin bulandığını hissetmeye başladı. ''lan ne diye yedim ki şunu mideme oturdu, bulantı yaptı al işte '' diye söylendi. o sabah birkaç iş yerinin önünde toplanmış olan çalışanları görüp sövme işlemine bir süreliğine ara verdi. aynı kaderi paylaşıyorlardı ne de olsa. normalde trafiği ile insanı çileden çıkartan o kalabalık caddede in cin top oynuyordu. ne trafik lambalarının orda dakikalarca beklemesine ne de bir otobüs şoförüne küfretmesine gerek vardı. yollar bomboştu. hızlı adımlarla caddeyi de geçti. bu da onun kanına dokunmuyor değildi hani. her gün aynı yolu paylaştığı insanlar bile bu sabah onunla değildi. pembe gömlekli o sinir bozucu genç bile durağın orda beklemiyordu. gitmesi gerektiği yere 5-10 dakika kala içinde bulunduğu beton yığınına ve grileşmiş havaya bir kez daha baktı. ruhu sıkılmaya, bunaldıkça bunalmaya başlamıştı. kollarını göğsünde kavuşturdu ve ilerlemeye devam etti. sanki zirveye ulaşmak için tipiyi zorla yarmaya çalışan bir dağcı gibi hissediyordu kendini. ama o dağcının ruhu veya başarma arzusu yoktu içinde. amaçsızca halsizce yürüyordu. derken elindeki siyah çantayı kendine doğru sallayan birini gördü uzakta.
her şey bir anda tersine döndü.
biliyordu bir şeylerin olacağını, ''o''nun da bu sabaha kendisine ortak olacağını. biliyordu artık üşümeyeceğini sinirlenmeyeceğini. yüzüne engel olamadığı bir gülümseme yayıldı. bu ''pimpir gece'' adlı dizide sadece göze vuran ışıkları ve gözlerin oyunculuğunu izleyen kitleye karşı olan sırıtışı gibi değildi. saf ve huzur dolu bir gülüştü. mide bulantısının yerini karın ağrısı, sabah ayazının yerini buz gibi eller almıştı artık. heyecanı ve sevinci gözlerinden okunuyordu.
sarıldı ona, bırakmak istemedi. yanağını onun sıcacık boynuna dayadı. uyumak istedi o an, oracıkta uyumak. bir yere gitmek zorunda olmamak. onu yaşamak, onu hissetmek.
saçlarına kondurulan öpücüklerle kendine geldi. tüm bu yapmak istediklerini yapamayacağını ama yine de artık o günü geçirebileceğini fark etti. birkaç dakika yeterliydi.
artık pazar sabahları yalnız olmayacağına emindi.


bir daha, emin olmadan yola çıkmayacağına yemin etti.

Yosun

Kırık camın tozlu yüzeyinden bakmaktan vazgeçip kafasını giri gökyüzüne kaldırdı. Etekleri yerde sürünen, meleklerden çaldığı beyaz keten elbisesinin belli beirsiz yağmurda ıslanmasına aldırmadan gözlerini ergen vücudunda gezdirdi. Kendindeki değişiklikleri anlamaya çalışıyordu. Hayat yüzeyinden sıyrılmış, aya giden bir roket gibi hissediyordu kendini.. canlı ve kanlı değildi işte bu yüzden astronot değil yakıtını değişik bedenlerden alan bir roketti. Paslı ve tırıklı bir bıçakla çizilmişti roma mimarisini andıran bacakları.Yerli yersiz morluklarla ve çatlaklarla doluydu ama ruhu kadar örselenmemişti bedeni.. Saçları neredeyse bütün bedenini kaplayacak kadar uzun ve mercan denizinin kenarındaki ferahlık gibi hayat korkuyordu. Verimli olgun bir mevye gibiydi ergenliğinin utangaç göğüsleri.. Vücudunun her kıvrımı en usta şoförü bile uçuruma gönderecek kadar dönülmez ve dehşet vericiydi.

Bedeni üzerindeki mini gezisinden sonra neden orada olduğunu anlamaya çalışıyordu şimdi. Tanımadığı, anımsayamadığı bir hayatın ortasına saplanmıştı. Durdu ve yutkundu. Gözlerinde şaşırtıcı olsa da korkudan eser yoktu. İnsan bilmediği şeyden korkardı aslında ama o garip bir şekilde gözlerini karanlığa bilinmeze dikmişti. Ayaklarına baktığında onu olduğu yere bağlayan zincirleri gördü. Bütün kuvveti ile çekti, biraz dinlendikten sonra tekrar denemeye çalıştı. Başarısız olucağını bilse de bişiler onu bunu yapmaya itiyordu. Bunu anımsamaya çalıştı. Sefil bir fare gibi kısıldığı kapanda korku yerine ona umut ve güç veren şey neydi? Bulmalıydı.. Hava dondurucu derecede soğumaya başlamıştı. Tekrar pencereden göz attı. İçeride koca siyah duvarlardan ve arada esen rüzgarın havaya savurduğu tozlardan başka bir şey yoktu. Sol ayağının altına birşeyin battığını hissetti bir anda. Uyandığında aatlerdir oradaydı biliyordu zaten. Bedeni hareketsizlikten hissizleşmişti. Kendi toplamaya başladığında bu acıyı da hissetti. kollarındaki zincirler (süpriz) aşağı eğilmesini zorlaştırıyordu. Var olan gücü ile aşağı eğimeye çalıştı.. yapamıyordu. Ayaklarını kullanmak zorundaydı. Ayağını kaldırdı ve parmakları ile yumuşak-ıslak toprağı eşelemeye koyuldu. Gözüne paslı bi demir parçası çarptı. Evet o zincirlerin anahtarı olmalıydı. Artık bu umut daha da artmaya başlamıştı. Eğer anahtarı bir şekilde ellerine götürebilirse artık en azından ellerini kullanabilecek ve anahtarı ayaklarındaki zincirlerde de kullanabilecekti. Ayak parmakları kavramaya çalışıyordu ama bunu yapamadı. Anahtar yere düştü ve tekrar toprağa gömüldü.. şimdi gözlerinde umutsuzluk vardı.. gözleri kapanıyordu gücü artık kalmamıştı. Nereden geldiğini bilemediği bu güç artık içinde değildi. .

''yosun''

Kalın bir erkek sesi ortalıkta çınladı bi an.


''Anneni çağır artık yolculuk zamanı'' dedi. Yosun annesini de çağırdı beraber gülümseyerek arabaya bindiler.



Kalbi patlarcasına atmaktan vazgeçti bi an. Gözleri geriye devrildi. Bilincinin kapanması onu yeni bir düzeye taşımıştı. Bir takım görüntüler görmeye başlamıştı. Bulanık zihninin ona oynadığı oyunu kavramaya çalışıyordu. Gördüğü iki yol ve ortada eşit kollu bi teraziydi. Bütün bu görüntüler mantığına aykırıydı. İçinde boğulmaya başlamıştı. Büyük bir tokmağın teraziye vurup onu yerle bir ettiğini gördü.. Korkusu artık dayanılmaz hal almıştıştı. Adaletin sembolü gözlerinin önünde yıkılmıştı. Acaba ölmüş müydü? ölümünden sonra melekleri savaşmıştı. Cennet ve cehennem.. onun kaderinde yazılı olanı o büyük el tayin ettti bencilce.. Karanlıktan başka bişi görmedi gözleri.. sonsuz bir lanetin içinde kapana kısıldı. Terazinin hiç bir tarafına alınmadı, terazi yıkıldı. O ölümsüzlüğe mahkum olmuştu. Bir yerde zincirli kalacak.. evrenin yok oluşunu minik gözleriyle izleyecekti. Aklında kalan son şey ise hızlı giden arabalarının yoldan çıkıp büyük bir uçurumdan aşağı uçması ve çektiği büyük acı ile çatlak dudaklarından verdiği son nefesleri ve boğazının garip hırıltısı olucaktı.

Bazı yolculuklar insanın içine yapılıyor.. bedenin çok uzaklara gitse de ruhun kendi içine yol almaktan vazgeçmiyor.

Oracle

30 Eylül 2007 Pazar

Nefes al nefes ver

Sağ omzumda birinin oturduğunu görüyorum bana gülümsüyor. Gülümsedikçe içindeki beyazlığı daha da görebiliyorum. Gözleri iri ve kömür siyahı. Mat ve donuk aslında. İyilik emsali olmasından neredeyse emin gibiyim. Bana içten içe huzur veriyor, kendine inandırıyor. Şu an yazarken bile onu görebiliyorum.. Eğer o benim iyilik meleğim ise, neden bu kadar omzumu acıtıyor? Neden omzumdan bastırıp beni aşağı çekiyor? Erdemlerin ve iyiliğin yüzünden öl diyor bana.. ezil ve unufak ol.. tozun bile kalmasın! İnsan kendi kendinin celladı olduğunu onu suçlamamam gerektiğine dair bir çivi çakıyor kafama.. ''evet bu senin sözlerimi hatırlaman için parmağına bağladığın kurdelenden daha da kutsal insan!'' diye haykırıyor bir anda. ''Beni sen yarattın'', ''seçme hakkı bana verilmedi'', ''kendinde iyilik olarak gördüğün herşeyi bana yükledin'', ''Tanrı senin omzuna beni bekçi yaptı'', ''Korunmaya ihtiyaç duyacak kadar aciz olduğun için'', ''Korktuğunda bebek kadar savunmasız olma diye ben buradayım'' dedi ve çivilerini çakmaya devam etti.. Ah melek.. haklısın peki tanrı bana seçme şansı verdi mi? İyilik emsalini omzuma oturtup, kendi egosunu tatmin edip sadece ''ben görevimi yaptım dedi''. Ben senin ağırlığın altında bir kez daha ezilirken sonsuz şevkatini göster di mi? Hayır! ah melek üzülme bunlar benim için dert değil. Adaletsizliği gördüğümde ''neden?'' diye sormadım hiç.. çünkü benim nefretim var! herkesin hissetmekten içinde beslemekten utandığı nefretim var! o benim oğlum ve onu büyütüp beslerken gözünüzdeki korkuya bakıp güleceğim.. ağız dolusu güleceğim. Nefesimi tutuşum bir korku nefesimi verişim ise seni omzumdan uzaklara uçurmaya yetecek.

Oracle

28 Eylül 2007 Cuma

iyi karakter sux aga

Türk filmleri.. süper hadiseler.

Hababam Sınıfı'nı izlemişim , gülmüşüm falan filan. Ne zaman türk filmi izlesem kafama bin çeşit şey takılıyor ama. Engelleyemiyorum ben bunu , olmuyor , gücüm yetmiyor.

Hababam Sınıfı Uyanıyor'da bir Ahmet karakteri vardır bildiğiniz üzere. Ahmet Sezerel canlandırmıştır bu karakteri. Ahmet Sezerel aynı zamanda yönetmen de. Türk Sineması'na epey emek vermiş yani oyunculuk dışında da.. neyse konu bu değil. kendisine +rep vermeyi ihmal etmiyorum tabi ki de sonuçta yerli sanatçı. bizim insanımız. konu bambaşka.

Köylü bi insandı Ahmet biliyorsunuz , mazlum , arkadaşları yemek yemediğinde yediği lokmalar boğazına dizilen , türlü ibneliğe "ehe mehe" diye karşılık veren , her platformda kendisine ibişlik , piçlik yapan arkadaşlarını koruyan bi halk kahramanıydı. Lise'den direkt olarak öğretmen çıktı Ahmet , köyünde derme çatma bi sınıfta çocukları yetiştirmeye adadı kendisini. Çogzel bi durum yani. Hatta Habamam daha sonradan hatasını anlayıp Ahmet'in köyüne tuğla tahta kiremit çimento falan götürdü. götürür , hababam bu. adamı siker sular sonra sırtını sıvazlar koçum , aslançom diye. filmi biliyorsunuz daha fazla anlatıpta kendimi yordurtmayın.

Şimdi ; bu Ahmet rolünün aslında ne kadar kaypak , ne kadar itici , ne kadar sikilmiş duyguları yansıtan bir karakter olduğuna değinmek istiyorum. Ahmet iyi analiz edildiğinde Sezercik ile paralel bir karaktere sahiptir. "bunlay benim payalayım.. heykese bişey ısmaylıycam" demese de , "çarıklı senin babandır.. o çocuklar kitap istiyor defter istiyor , siz ibneler de dalga geçiyosunuz , onlara yazık.." diyebilmiştir. yani. ne anlamı var şimdi bütün bunların. aslında hiç anlamı yok. senaryo böyle. benim karakterlerle bir alıp veremediğim yok bu anlaşılsın. bu karakterlere hayat verenlere gıcığım ben. tamam her filme bi iyi karakter lazım ki insanlar izleyebilsin. Ama kardeşim , sen böyle sırıtık bi iyilik timsali yaparsan kim bu filmden ders çıkarır , kim örnek alır o Ahmet'i Sezercik'i.. çok belli ki o karakterler , mesajımı vereyim de nolursa olsun beni bağlamaz diyen karakterler. Nerde var Sezercik gibi 6 yaşında aile babalığı - üstelik mağarada!! - yapan bebe? nerde var o kadar piçliğe katlanabilen bir Ahmet? insan bi zaman sonra "sikerim lan tillahınızı tahallukatınızı" demez mi ? der. sorun 100 kişiye 100 ü de aynı cevabı verecek. Haa demek ki sen de buna göre karakter yaratacan arkadaş. öyle "aslında bizim insanımızın içinden iyilik fışkırıyor 7 den 70 e" ayağı yapmayacan.

Sezercik dedim de.. o da orospu tiynetli bi karakterdir mesela.. yıllarca sokaklarda sürünüp , zengin babayı bulunca ispanyol paça pantolonu , ceketi , boğazlı kazağı giymeyi bilen , 1000 tane oyuncağın arasında haysiyet fukarası olabilen bir karakterdir. be amına kodumun evladı daha geçen filmde ağlaya ağlaya sokakta marlboro satmıyo muydun , cam silmiyo muydun sen? ne oldu bu film Ekrem Bora'nın kucağına attın kendini ? hani millete ahlak dersi veriyodun? hani sen 6 yaşına rağmen dünyanın en olgun , en ahlaklı , en çalışkan piçiydin ? 3 tekerlekli bisiklete niye kanıyosun? orospunun tek çocuğu musun?

Dertliyim. Türk Film Endüstrisi yüzünden dertliyim ben. Olmuyor mnkym , uyduramıyorlar hiçbir türlü. bi filmi 3 günde çekiyorlarmış Yeşilçam'da , aman ne büyük marifet...

Aske

Sis

Bu kahverengi gözlerin arkasında bir sis yatıyor olmalı... evet evet tam anlamıyla bir sis. İçine girerken en zayıf insansı güdün ''korkun'' ortaya çıkıcak. Yolunun nereye gittiğini bilemeyeceksin.ürkekçe adımlarını boşluğa atarken ne bir işaret ne de bir sinyal görebileceksin.
Yoluna belirgin bir yüz, tanıdık birşeyler, sana rehber olabilecek bir his çıksın diye dua ediceksin.

Bana sürekli ''nerede olduğumu bildiğim sürece güvende olduğumu da bilirim'' demiştin. Doğru, şuan nerede olduğunu biliyorsun fakat güvende olduğun konusunda sana kötü haberlerim var. Güvende değilsin salak! Asla da olamayacaksın. Dediklerimi hatırlıyor musun? ''bedenimden ve ruhumdan parçalar alabilirsin. Onları parçalara bölerek içinde öğütebilirsin.. küllerim kalmayana dek hepsini yakabilirsin! ama bu gözlerin ardına geçemeyeceksin'' Gözlerimin ardındasın şimdi kazandığın zaferlerin devamına doğru ilerliyorsun. Bedenim ve ruhumdan sonra gözlerimi de talan ediceğinden eminsin ama yanıldın salak. Uyarılarımı dikkate almadın bile.. Genelde insanları uyarmam.. seni uyardığım için dua etmeliydin. Şimdi olmanı isteyeceğin son yerdesin cennet ve cehennemin de ötesinde bitmeyecek bir azabın kuyusunda suskun ve kör olmuş vaziyette bekliyorsun. Ben ağladığımda duygulandığımı ve gözlerimin kenarından akanlarla seni dışarı çıkaracağımı,kurtulacağını sanıyorsun. Ama sen benim nefret ettiğimde de ağladığımı bilemeyecek kadar beni tanımıyorsun. Ben o damlaları bu sefer dışarı değil içime akıtıcağım. Sırf sen orda boğul, bencilliğinin cezasını çek diye.

Oracle

25 Eylül 2007 Salı

my mind distortion

dünyanın hiçbir işe yaramayan bomboş beyinleri ; günaydın! bu yazı , başından sonuna kadar en küçük ihtimalle anüsünüzü tahriş edecek , midenizi kanatacak , kalbinize giden en az 2 damarı tıkayacak , sidik torbanızı patlatacak , vs. ne kadar hazırsınız ya da ne kadar hazır olabilirsiniz bilmiyorum. açıkcası ilgilenmiyorum. ben yazmaya hazırım..

sizler , kendi kendini doyurmayı bile beceremeyen parazitlersiniz. etrafınızda milyarlarca insan pekçok şeyin açlığını çekerken , bunu görürken ve bunu görmeye katlanmak zorundayken bile parmağınızdaki tuzu emmeye razı olacak olan piçlersiniz.

sizler , tüm kurallarınız , kanunlarınız , hatta tabularınız yıkılmış olsa bile umursamadan yerlerine yenilerini (yenilerini değil aslında , tamamen farklı özelliklere sahip milyonlarca şeyden bahsediyorum) koyabilecek kadar kaypak orospu çocuklarısınız.

etrafınızda sizi mutlu etmek isteyen insanların mutluluklarını bozmak için annesini ona buna peşkeş çekebilecek kadar aciz yaratıklarsınız.

ruhlarınız beş para etmez , kredi kartlarınız ( ne yazık , olmadığında annesinin kucağından alınmış bebekler gibi çırılçıplak kalıyorsunuz) götünüze girsin. insanlığınızı unutturan ne varsa , görmeyi , koklamayı , dokunmayı unutturan ya da.. keşke düşündüğünüz kadar büyük olsaydı. keşke , düşündüğünüz kadar sevebilseydiniz gerçekten..

bu gece tanrı için ne yaptınız? hiçbirşey. KOCAMAN bir HİÇ!. çok meşguldünüz ama , sizi mazur görüyorum. taptığınız şeyleri bile arkası dönük olduğunda gözünü kırpmadan bıçaklayacak üçkağıtçı köpekler , sokaktaki akrabalarınız oturduğunuz koltuklara sizden daha fazla layıklar ve gün gelecektir elbet ki intikamları bu dünyada görüp görebileceğiniz en büyük gazap olacak.

dua edin.. dua edin ki hakettiğinizden daha fazla el üstünde tutuluyorsunuz. dua edin ki sevdiğim pek çok insan sizleri kendilerini sevdiklerinden kat be kat daha fazla seviyorlar. dua edin ki gözlerimi kapadığımda hâla birazcık güzel şey görebiliyorum. bütün bunlar için dua edin.

bütün bunlar olmasaydı.. ne bu yazıyı okuyor olurdunuz ne de nefes alıyordunuz şimdi..

kaybolun.

23 Eylül 2007 Pazar

ukéla

yapmacık bakışlarını yakalamıştım bundan 2 sene önce. susturucu takılmış silah gibi içten içe patlıyordu ama sesini duyan yoktu. sinsice avına yaklaşıp, onun tüm hayatını emen cinstendi. ''ukéla'' der bazıları, ilginç bir aksanla. onun gibi bir şeydi sanırım.

geri çekildim.

korkulur böyle tiplerden. gözlerinin ardını göremezsin çünkü. ona bir adım daha yaklaşabilmek için bir yandan can atarken , diğer yandan her adımda lanet okursun kendine. bir anda tam önünde bitivermek, içine akıvermek istersin sinsice. yatay ve düşey sıralanmış ağları, çapraz bağları birer birer yırtarak merkeze ulaşmaktır tek hayalin. sonra olacakları bilmekten kaçınarak, inkara yönelirsin içgüdülerinle. farkına varmaktan kaçarsın.
lakin gün olur o an gelir. o susar, sen bakarsın. sen susarsın o bakar. öyle bir bakar ki çölün ortasına konmuş devasa bir buz kütlesi gibi çözüldüğünü hissedersin. öyleydi, benimki de. sadece bir çıplaklık hissi vardı üzerimde. dehşet verici ama çekici. daha ne kadar dayanabilirim düşünceleri ile boğuşurken bir yandan da onu inceliyordum. gözleri bal rengiydi, saçları ise koyu kahverengi. benden bir 10 cm kadar uzundu. şeffaf olmasını dilerdim. sanki derisinin altında çeşitli bilgiler, bir türlü açığa çıkarılamayan sırlar, öfke nöbetleri ve aynı zamanda hiç bitmeyecek olan bir sevgi yatıyordu. ama emin olamıyordum işte. sordum: ''konuş''. aslında bir soru değil, bir emirdi bu. bir patırtı oldu gözlerinde. pırıltı değil. bakışlarını bir anlığına kaçırıverdi. o kendinden emin tavrı ortadan kayboldu. gülümsedim. ''bilmiyorsun di mi?'' dedim, gücü ele geçirdiğimi hissederek. ''senin bilmediğin her şeyi biliyorum'' dedi sakince.

''nasıl yani?''

açıkçası afallamıştım. bilmediğim bir insan, neleri biliyor?. evet evet aslında burada çözülüyordu her şey. ''bilmediğim bir insan''. o kendini biliyordu. ''bildiklerini bana da anlat o halde'' dedim aniden, 3 gündür üzerinde çalıştığım geometri sorusunu sanki bir anda çözmüşüm gibi bir histi o. heyecan doluydu, sesim istemsiz olarak yükseldi. ''zeki birilerine her zaman rastlanılmaz, fırsatların değerlendirilmesi lazım'' dedi yine sakin sesiyle. zorla konuşturuyormuşum gibi bir ses tonu vardı ama bir o kadar da istekli olduğu gözlerinden okunuyordu. gülümsemedi. iltifat etmiyordu çünkü. sadece bildiği bir şeyi ortaya koyuyordu, aynen benim ondan istediğim gibi.

''konuşması tam 7 ay sürdü.''

artık sadece benim bilmediklerimi değil, bildiğim sandığım şeyleri bile benden daha iyi biliyordu. çok karmaşık gibi gözüküyor değil mi? ama olay pek de öyle değil. beni çözdü o 7 ay içinde. bana, beni anlattı. beni öğretti yeniden. kendimi dinledim bir yabancıdan.
''sus'' diye emir verdim. ''bu bir soru mu?'' dedi.

bilmek için, tanımak için yola çıktığım bir insana karşı yeniktim. apaçıktım. sinirlendim. ''bana bak...'' diyerek elini tuttum. bakışları dondu. vereceğim nefesi geri aldım. cafe'nin uzunca pencerelerinin dibinde oturuyorduk. elime baktı. koyu kahverengi kirpikleri gözlerinin aydınlığına gölge düşürmüştü.

''yaşamı ellerime aktı.''

yapısı gereği çok da hoşlanmadığım ama bir şekilde hiçbir zaman kopamayacağımı bildiğim bu insanın tüm zayıflığı benliğime dolmuştu. o ''tüm zayıflık'', sevgiden başka bir şey değildi. kendimi görüyordum şimdi, tüm enerjisini kaybetmiş gözlerde. kendi yansımamı. elimi çektim ellerinden. bir kısmı alnına düşmüş saçlarını özenle kaldırdım.
''konuş'' dedi. sustum.


şimdi sus diyor, ben hala konuşuyorum.

smiley

Lanet olsun herşeye. Lanet olsun deme özgürlüğüne, küfretmekten çekinenlere, acı çekmekten utananlara herşeye lanet olsun.

Oracle

22 Eylül 2007 Cumartesi

Beslenme saati

Avuçlarımda en tatlı meyvelerden arta kalan çöpler duruyor. Onları tüketirken hissettiğim şeyin tatlı olmaması ne trajik.. Kollarımda eskiye dair yaşadığım onlarca hayat.. onları aslında yaşamamış olmam ne kadar dramatik.. hüzün yatağına davet etme bu sefer seni doyuracak tohumlarımı içimde tutmayı tercih ediyorum.. benden değil kendinden beslen bu sefer.

Oracle

21 Eylül 2007 Cuma

bir geçmiş bir bugün bir gelecek

3 seçenek var elimde. 4. bir şık yok. ''hepsi'' yok. birini seçmem gerek. kararsızım. mantığım ve ruhum bu yolda birbirinden ayrılıyor. ikisi de kapkaranlık bir yolda. ama birlikte olsalardı birçok şeyi aşabilirlerdi, bunu biliyorum. ''belirsizlik'' kavramını yıkabilir, korkuların üstesinden gelebilirlerdi. olmuyor.
vücudumun üst kısmı bir şeye evet derken, diğeri hayır diyor. bir bitkinin içgüdüleri olur mu? ben bitkiyim. güneşe yönelmek istiyorum, diplerim ise suyu istiyor, arzuluyor. tuzlar, mineraller. hepsine ihtiyacım var. ama neye yarar ki? bunca zamandır fotosentez yapamıyorum. dokularım çürümeye, yapraklarım düşmeye başlıyor. boynumu eğiyorum.
kırılıyorum.
''bir geçmiş''
basamakları hızla tırmanıyordum aklımca. ne olduğunu bile bilmediğim bir hedef için hep bir heyecan, telaş içindeydim. insani değerleri, kavramları dışlamış, kabullenmemiş; gözümü karartmış ilerliyordum. neye? bunu bilmiyordum. kimseyi ezip de bir yerlere varmadım.
-aklımca-. başarı mutluluğun yegane kaynağıdır sanırdım. kendini, kendine adamak. kimseyi düşünmeden . insanlara iyi davranmak, mutlu, umutlu, dinamik ve güçlü görünmek. o kadar basitti ki. zorunluluğu bir yaşam tarzı olarak benimsediğimi hatırlıyorum.olan bitene, insanların kişiliklerine tapardım. kendimi bilmezdim. hiç merak etmemiştim çünkü.
bazı kişiler oldu. önemli kişiler. taraflarından sevildiğime inandığım. onlar tarafından başta hırpalanmıştım bunu kabul ediyorum. umrumda değildi açıkçası. elbet gelir geçer, bir şekilde bu kişileri çözerim, ''başarabilirim'' diye düşündüm. başardım da. dedim ya, başarı tek düşüncemdi. insan bedenine hapsedilmiş bir robot mekanizması, hiçbir şeye faydası olmayan ''mod'' beyin. incelediğim insanları kendime nedense bağladım. istemedim ama ardıma baktığımda bunu görüyorum. amacımı hiçbir zaman belli etmedim. kafalarını karıştırdım. kendim olmadım, olmayı çok sonra öğrendim. amacıma ulaştığım an onları bıraktım. tüm sene boyunca çalışmış, sene sonunda pekiyilerle dolu bir karneyi yaz tatilinin birinci haftasında çöpe gözünü kırpmadan atabilmiş bir ilkokul öğrencisi gibi. yırtıp attım. yırttım. kırmadım. bin parçaya böldüm. pişman değilim. pişmanlık hatayı kabullenmek, üstlenmektir. ben bırak kabullenmeyi, pişmanlığın bile ne olduğunu bilmiyordum.
bir süre geçti, bu insanların üzerinden. kimileri zaman zaman karşıma çıktı. bakışlarını yakaladım onların . bana sevgiyle baktıklarını gördüm. anlamadım. anlam veremedim. ve onlardan nefret ettim. nefreti öğrendim.
yenileri geldi. dolaba sağlamca yerleştirdiğim, fakat daha sonra tuzla buz olarak yerde duruyor olacaklarını bildiğim bardaklar gibiydiler benim için, habersizlerdi olan bitenden. hepsini bir bir kırdım. elimden düşürmedim. kırdım.
sonra bir kişi geldi. çok fazla değinmeyeceğim.
''insan''ı ,''insan olma''yı tanıdım. duygu nedir, ruh nedir baştan öğrendim. kendiliğinden meydana gelen zincirleme reaksiyonlardı bunlar. kendiliğinden gelişti. farkında olsaydım belki kendimi yine frenleyebilirdim. her zaman yaptığım gibi ''başarı'' için kendimi yırtabilirdim. ama bu sefer, amacımı çöpe atmış bir pozisyonda buldum kendimi. başarıyı umursamaz olmuştum.
his... hissettim...
paramparça olmak neymiş gördüm. ahşap bir evde, etrafı gıcırdatmadan yürümeye, buz üstünde çıplak ayakla dans etmeye çalıştığımı fark ettim. fark etmeme rağmen ısrarımı sürdürdüm. düşmek bana acı vermiyordu. ''yokluk'' daha yıkıcıydı veya öyle olacaktı. emindim.
bir şeyden emin olduğum an, bilirdim ki asla yanılmayacağım.
yokluk geldi,
ben bittim.
''bir bugün''
şimdilerde ise; benim için hiçbir zaman olmamış veya sürekli reddetmiş olduğum kavramların bir anda hayatıma sokulup, umarsızca geri alınması o kadar da basit bir şey değilmiş, bunu düşünüyorum. günü atlatmaya çalışıyorum diyebilirim. içimden saniyeleri sayıyorum. bitsin diye, bugün de bitsin. geçsin artık.
yeter.
dakik olmayı beceremedim hiçbir zaman. ya geç ya erken. tutturamıyorum bir türlü. bulamıyorum ortasını. dengelenemiyorum. tek ayak üzerinde durmak zor. yine de amaca odaklandım, en azından böyle yaptığımı umuyorum. ''tam'' olarak olmasa da eskisi gibi olmayı diliyorum. bilinçsizce sonsuzluğa koşmayı. cahilliğimden derin haz almayı. her şeyi bildiğimi zannettiğim günleri. gerçeklerle yüzleşmediğim; gözüm kapalıyken, bir kişiyi değil, sadece karanlığı gördüğüm günleri. oraya buraya dağılan bir kalp, bir beyin istemiyorum.
her şeyin katılaşması için çabalıyorum.
yoruluyorum. o eski gözleri görüyorum rüyalarımda. soğuk terlerle uyanıyorum her gece. sonra yine soğuk bir sabaha uyanıp buz gibi suyun altına giriyorum. titreyerek sabuna uzanıyorum. çıktıktan sonra , kollarıma kendi nefesimi veriyorum. içimde hala canlı bir şeyler olduğunu anlayabilmek için.bencilce, kendimden başka; beni ısıtacak birinin, bana fayda sağlayabilecek birinin olmadığına kendimi inandırmak için. bir kez daha. son bir kez daha.
hayali eller boynuma nazikçe dokunup sevgisini göstermiyor artık. sadece bir fırsat kolluyorlar. boğmak için. delicesine, sapkınca boğazımı sıkmak, sesimi kesmek için.
ölümden korkmuyorum. geçmişimden korktuğum kadar. kendime söz veremiyorum. tek bir kişiye verdiğim kadar.
''bir gelecek''
var mı?

umarım.

20 Eylül 2007 Perşembe

Toz

Sokaklar dolusu tozu düşünüyorum. Yürümeye çalıştığın zaman vücuduna yapışıyordu. Tabi ben de bunu penceremden izliyordum. Aslında vucüduna yapışmasını seviyordum.. sendeki kirlilik ile akraba olup bedeninin bir parçası haline geliyorlardı.. ve tekrar havaya savruluyordu.. ben penceremi hiç açmadım. Senden savrulanların bedenime ruhuma yapışmasından korktum hep. Mücadele ettiğim amaçlar, yaşadığım onca hikaye hepsinin yüzüme çarptığını hissediyorum.. Bir anahtarı arıyorum. ''Bazı anahtarlar her yolu açar'' demişlerdi ben de buna balıklama atlamıştım değil mi? hayır ben penceremi hiç açmadım. Senden savrulanların yolumun üzerine serpilmesinden, ayaklarımın kendimin uzağına düşmekten korktum. Ağzından çıkanları beynimin ücra köşesine kazırdım hep. Ne söylediğine değil nasıl söylediğine bakıyordum sürekli.. bu yüzden gözlerinden kaçan ıssız bir kaya gibiydim. sert ve katı. Evet ne dediğine değil nasıl dediğine baktım ben! Penceremi asla açmadım ben. Çünkü senden savrulanların ağzımdan girip midemde bir yumru olmasından korktum. Bir zamanlar burada bu odada hayatı izliyorduk ve hükmediyorduk insanlara! kendi krallığımızın tahtında taze mevyeler yiyerek en tatlı şarapları akıtıyorduk boğazımıza. Keskin sivri kahkalar atıyorduk. Neydi seni diğerlerinin yanına atan şey anımsıyor musun? neden vücuduna tozlar yapışıyor biliyor musun? Neden burada beni tek bıraktığını hatırlıyor musun?! Haha ben burada tek başıma olmama değil senin aşağı inmene üzülüyorum. Bu yüzden her bakışında pencereme bir tahta daha çiviliyorum! Ben penceremi hiç açmadım çünkü senin tozlarının gözlerime yapışmasından, içimde tutuğum denizin yanaklarımdan vücuduma akmasından korktum. Pencerenin öbür tarafından bana tatlı masallar anlatıyorsun benimse hiç uykum yok.. sanırım bütün yanılgı bu. Sen ağaçlardan söz ederken ben ormandan söz etmiştim. Aptal..

19 Eylül 2007 Çarşamba

Sıyırmak ya da Sıyrılmak

''Evet''

dedi kadın başını kaldırıp gökyüzüne bakarken.

''sahip olduğum tüm seslerden sıyrıldım''

aslında bunu demeyi çoktan hakediyordu.. aslında onda bir hak değil gereklilikti bu. işin haketme kısmına girildiğinde ''neye göre? kime göre?'' sorularının içinde boğulmaktan kurtulmak da gerekicekti. Hayatı zaten karmaşalarla, nefes aldırmayan sanrılarla geçirmiş ruhtu onunkisi. Herkesin hikayelerinden bir parça parça taşıyordu ruhu. En çokta etinin başka bedenler altında ezilmesinin izlerini taşıyordu. Uzun zamandır ruhu ve bedeni örseleniyordu. ''insan herşeye alışır'' derler ya canı cehenneme bu sözün. O bunu neden yaptığını bilmediği halde hala buna devam ediyordu ve alışılacak bir şey değildi bu. Sokaktaki çöpçü, plazalardaki iş adamları, süprüntü gibi sokaklarda gezen kadınlar, ev kadınları (huh hanımları :) bazen de çocuklar.. herkesden bir parça taşıyordu ruhu ve bedeni. Bunlar onu besliyordu. Beslendikçe susayan bir vampir gibi davranıp daha fazlasını istiyordu. Acı ve hazzı birbirine karıştırılmış bir içki gibi yemek borusunu redderek soluk borusundan akıtıyordu artık. Onunkisi araftan bişeyin arasında kalmaktan daha öte birşeydi. Acı ve haz.. nasıl bir beslenme saatiydi bu? Artık bundan kurtulmaya karar verdi. Artık araf sonlanmalıydı! Sonsuz denemelerin, sancılı günlerin ardından yine başını göğe kaldırdı..

''Evet. Sanırım ruhumundan sıyrıldım! şimdi daha fazlasını istiyorum!''

Alışmış kudurmuştan beterdi sanırım di mi? Bir orospunun hikayesine bu sefer acıklı yaklaşılmayacaktı. Ruhu o kadar kirlenmişti ki ondan artık sıyrılmış. Zedelenmiş bedeniyle yalnız kalmıştı. İçi alınmış meyve gibiydi.. geriye posa kalmıştı. evet alışmış kudurtmuştan beterdi. Bedenini size satana kadar bekleyin.. ruhunuzu siz de kaybedin..

Oracle

17 Eylül 2007 Pazartesi

pantolon üzeri rahatlık kumkuması

bakın amacım sorun çıkartmak ya da ortalığı bulandırmak değil. aksine , ben herşeyi anlayın bilin istiyorum. öğrenin , idrak edin , rahat yaşayın. herkesin rahat yaşamaya hakkı vardır çünkü. herkes hakkettiğinden fazlasını istemekte özgürdür.

sevgili Lola ; yazmış olduğun yazıyı okudum. çok beğendim.

sevgili Oracle ; yazmış olduğun yazıları okudum. çok beğendim.

sevgili Aurora ; yazmış olduğun yazıları okudum. keşke silmeseydin.

--- --- ---

kafam karışık biraz evet. zaman zaman olur , her insana olur. sürekli çalışan bir beyin (ki bu süreklilik uyumayan insanlarda daha yorucudur) bazen 30 dakikalık "ihtiyaç" molalarına ihtiyaç duyar.

nedir beynin ihtiyacı ?

açıkcası bilmiyorum. herhangi bir fikrim yok "beyin" ile alakalı. olmasını isterdim ama , herhangi bir kıvrımının ne boka yaradığını gerçekten bilmek isterdim. ne bilim arkadaşımın beyin tomografisini ben çekip "bak bu noktalar aslında beyin. bunların hepsinin yeşil renkte olması lazım. bu kağıttaki noktaları görüyorsun. sadece 1 tanesi yarısına kadar kırmızı. işte senin sorunların bundan kaynaklanıyor" demek isterdim. tamam görsem derim şu halimle de ama , sadece derim yani. "hacı bak görüyon mu şu yarısı kırmızı yarısı yeşil noktayı.." evet görüyor. "işte o sana girsin".

--- ---

bu yazıyı neden yazdığımı bilmiyorum. bu saate kadar neden uyumadığımı (uyuyamadığımı) bilmediğim gibi. insanların neden sürekli üzülmek için nedenler aradıklarını bilmediğim gibi. kahvenin neden güzel olduğunu bilmediğim gibi.. güzel mi gerçekten aslında onu da bilmiyorum mnkym. ara sıra tiksindiğim oluyor da.. içiyorum işte süs niyetine.

--- ---

bu yazıyı okuyacak olanlara allah şimdiden gani gani sabır versin.

16 Eylül 2007 Pazar

behind the scenes of ''ağustos böceği and karınca''

The image “http://i135.photobucket.com/albums/q156/foraa/ufak/r_127.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.

KANDIRILDIK!

çocukluk dönemine ait bir hikayedir bu. tıpkı tavşan ile kaplumbağa örneğinde olduğu gibi yanlış yönlendirildik, aldatıldık.
hikaye nasıldı?
ağustos böceği tüm yaz boyunca yan gelip yatarken, şarkılar türküler söyleyip yapraktan yaprağa bir oraya bir buraya salınırken; karınca kış için yiyecek depoluyordu. sürekli çalışır didinir bileğinin hakkıyla yiyeceklerini stoklardı.
peki sonra ne oldu?
kış geldiğinde karınca şöminenin karşısında sıcak çikolatasını içerken , ağustos böceği burnundan sümükler aka aka kibrit satmaya çalıştı. karıncanın kapısına geldi, ağladı. hüzünlendi. kar taneciklerini gönlüne serpti.
bundan sonra neler gelişti peki?
hikaye aslında burada bitiyor. 6-7 yaşlarında bu hikayeyi gördük ibret aldık. bugünün işini yarına bırakmamalıyız dedik, sakla samanı gelir zamanı dedik. tasarruf yapmayı, biriktirmenin önemini kavradık. çok büyük dersler çıkardık çok. ant içtik bir ağustos böceği olmayacağımıza.

LAKİN DURUN!

durum sadece bununla sınırlanmıyor. gözden kaçmış bir son sayfamız var. herkes hikayeyi burda bitirip çocuklarına süt verdiği ve diğer gün ''ördek ve üç yavrusu'' adlı sarsıcı öyküye geçtiği için bu bölümler hep es geçildi. buna bir son vermek gerek. hikayenin sonu şu şekilde:

''ağustos böceği karıncanın kapısına gelir. 'ağbi allah rızası için bir parça ekmek ver çok pişmanım, sürünüyorum evde 4 çocuğum var birinin altı açık. bez alcak paramız yok, ortalığa sıçıyor.' der.''

-burada karıncanın daha önceki davranışından dolayı delikanlı olması erdemli davranması, affetmesi ve zor durumdaki hayvanlara yardım etmesi gerekir-

''bunu duyan karınca, 'bir saniye, geliyorum cicim' diyerek mutfağa gider. elleri arkasındadır. ağustos böceğinin gözleri, okuma bayramında anne babasını arayan çocuklar kadar pırıl pırıldır. karınca kollarını açar ve koc-ca-man bir nah çeker. 'ahaha doğanın pis dölü, git başkasından dilen ne dileniyosan, bende sana verilecek zıkkım yok' der ve kapıyı haince, alçakça çarpar. dersini alan ağustos böceği böylece aç bilaç evinin yolunu tutar.''


YETMEDİ Mİ BU KADAR EZİLMEK?

alınacak ders, karıncanın çalışkanlığı osu busu değildi aslında. ortada alınacak ders dahi yoktu. zira ağustos böceği yazın karıncaya nanik yaparak , karınca kışın ağustos böceğine zıkkım koklatmayarak tarihteki en büyük piçliklerden ikisini yapmıştır.

bu da böyle biline.


hem zaten, hepimiz bir ağustos böceği değil miyiz?

Aktedron

''Bir tek tanrıma dokunamadınız.. bir de, tanrımdan saklayabildiğim insanların kardeşliğine.
Onları da ben yok edeceğim! üfleyerek söndürür gibi bir kibriti. Küçük, incecik bir nefesle.''


K. İskender


Oracle

15 Eylül 2007 Cumartesi

Ölümcül Günahlar

"ben buyum.." diye söze başladı mistır ceykıp. kahvesinden son bir yudum aldı ve devam etti. "benim olayım bu. yaradılış meselesi bir yerde. her şakanın altında en az 2 gerçek ararım - ki bunlardan en az 1 tanesi sana girsin - çünkü böyle yetiştirildim anlatabiliyor muyum?".. duydukları karşısında şok olan leydi coenna ne diyeceğini bilemez bir halde etrafına bakınıyordu. sonra birden.. birden gözü kahve fincanına ilişti.. "işte" diye geçirdi içinden.. "her insanın zayıf noktası vardır mistır ceykıp.."

mistır ceykıp fincanındaki kahvesini hep 10u20geçe şeklinde yudumlardı.. leydi coenna'nın gözüne ilişen mistır ceykıp'ın dudak iziydi.. mistır ceykıp ruj kullanıyordu!!! "ee , mistır ceykıp size bir sorum olacak" diye söze başladı leydi coenna , mistır ceykıp bir keptın bilek yakıp başıyla LÜTFEN BUYRUN hareketi yaptı.

"mistır ceykıp , neden ruj sürüyorsunuz?"

bu soru karşısında afallayan mistır ceykıp , keptın bilekinden uzunca bir duman alıp hemen bir yalan uydurmaya başladı..

"teknik olarak o ruj değil.. evet belki renkli olabilir ama ben onu dudağımdaki çatlaklar için kullanıyorum. malumunuz çok sert bir kış geçiriyoruz ve dudaklarım çatladıklarında çok canım acıyor"..

elbette leydi coenna bu cevaptan tamin olmamıştı. soran gözlerle mistır ceykıp'a bakarken içeriye genç hanımefendi roza girdi..

"iyakşamlar efendim"
"size de iyakşamlar genç hanımefendi roza, nasılsınız?"
"hiç iyi değilim mistır ceykıp! sizin yüzünüzden babamdan bir ton azar işittim!!!"

genç hanımefendi roza'nın babası sert mizaçlı bir beydi..

"hayırdır genç hanımefendi roza?? ben size ne gibi bir kötülük yapmış olabilirim ki????"
"bir de soruyor musunuz mistır ceykıp.. gey pornolarınızı odamda unutmuşsunuz!!! geçen gün iç çamaşırlarımdan birini ödünç almaya geldiğinizde... hatırladınız mı?!?!?!?"

"işte" diye geçirdi içinden leydi coenna.. mistır ceykıp'ın olayı buymuş.. mistır ceykıp'ın yüzü kıpkırmızı kesilmişti .. leydi coenna bu durumu fırsat bilip bütün zehrini mistır ceykıp'ın üzerine kustu..

"sen kocaman bir ibnesin ceykıp.. bunu en başından beri biliyordum.. ve sana bir sürprizim var!! az sonra bu odaya 3 tane kamyoncu gelecek.. bil bakalım kimin için!!!"

mistır ceykıp'ın utancı yerini korkuya bırakmıştı.. zangır zangır titrerken leydi coenna o ölümcül kahkahısın attı ve..

"sen bittin ibne.. sen bittin!" dedi..

Aske

14 Eylül 2007 Cuma

Polyanna adımlarına dikkat et canım


Sen nasıl oluyor da her sikimde moralini bozmayıp insanlara umut veriyorsun? ulan sen insan değil misin? insansı duygulardan biri değil mi keder? eee o zaman sen insan değilsin. bambaşka bişisin sen polyanna.. ne ramazan abinin götelenk oğlu hasan ne de şişko deli nalan'ın piç sarısı bokumsu torik oğlu serkan beni bu kadar sinir edebildi. ne diyordum tamam insan olmadığın tezinde hem fikiriz di mi? sus sana fikrini mi sordum ben elbiseni sikerim senin haaa! işte omzunda sincap var hayvanlarla iyi diyalogun var neden çünkü sen insanların sinirini gereksiz mutluluk oyunun ve umutlarınla bozuyorsun di mi? bu yüzden kimse seni siklemiyor. Evde kalcaksın salak. Sana peter'i ayarlamak lazım. kabullensene lan kabul et polyanna! bir sonbahar akşamı kanayarak ölümünü izlerken sipariş ettiğim kahvenin boktan oluşunu garsonun yüzüne vurucam.emin ol canımın içi bunu yapıcam.

Durdum bi nefes aldım hani dedim kendi kendime; ''lan sev şunu be.. dene en azından'' lan hakikaten büyük orospu çocuğusun nasıl sinirimi bozuyorsun anlatamam. git seni görmedim duymadım git lan! babaannenin donunu giy, ruj sür ve sokakta elma sat.

Oracle

aşık ile maşuk


a: sevgilim.. otur hele karşıma. seninle konuşmam gereken mühim bir konu var
m: dinliyorum aşkısı söyle.
a: bak maşuk sana bunu nasıl söyleyebilirim bilmiyorum , beni yanlış anlamanı istemiyorum herşeyden önce
m: tamam bebik sen söyle
a: aslında söylemicem , soracam..
m: balım sor hadi amağğ
a: sen geçen gün salı pazarında alışveriş ederken , önüne gelen ilk üç kişiye çatır çatır vermişsin , feci yemişler seni doğru mu?
m: hayır balım sadece ayak üstü , tezgah arkalarında..
a: maşuğumm.. beni aldatmayacağını biliyordum.. insanlar bizim ilişkimizi kıskanıyorlar biliyorum , hep ondan aramızı bozmaya çalışıyolar.. bebeğim benim mjx.
m: gugik!

Aske

11 Eylül 2007 Salı

Beklemek

Okulun labından nete giriyorum şu an ve sabahın 8inden beri danışman hocamı bekliyorum. Adamın sikinin keyfini bekliyorum burda! yatağından kalkıcak, o çirkin karısına öpücük kondurduk ve gelcek üstelik okulun 50 metre uzağındaki Beldemiz adlı sikik sitede oturuyor. 13.30'da gelicek diyorlar. Beklemekten nefret ediyorum!

10 Eylül 2007 Pazartesi

Çöl


''Eskiden doğa ve toprak, yaşam ve suyun olduğu yerde, bitimsiz bir çöl gördüm, bir tür kratere benzeyen, öylesine uzak ki mantıktan ve ışıktan ve ruhtan, zihin onu herhangi bir bilinç düzeyinde kavrayamaz ve algılamaya yaklaşsan bile zihnin gerisingeriye kaçar, içine alamaz onu. öyle açık ve gerçek ve yaşamsal bir manzara idi ki benim için, el değmemişliğinde neredeyse soyuttu. benim anlayabildiğim buydu, benim hayatı yaşama biçimim, çevresinde hareketlerimi ördüğüm şey, elle tutulur, gözle görülür olanla hesaplaşma biçimimdi. Benim gerçekliğimin çevresinde dönendiği coğrafya: benim aklıma gelmezdi, hiç, insanlar iyimidir, insan kendini değiştirebilir mi, insan bir duygudan ya da bir bakıştan ya da bir jestten haz duyarsa dünya daha mı iyi olur, ya da başka birinin aşkını ya da iyiliğini kabul ederse. hiçbir şey olumlayıcı değildi, “ruh cömertliği” lafı hiçbir şeyi açıklamıyordu, bir klişeydi, kötü bir şakaydı. seks aritmetiktir. bireysellik mesele değil artık. zeki olmak neye yarar ki? aklı tanımla. arzu anlamsız. zeka hiçbir şeyi iyi edemez. adalet öldü. korku, yakınmak, masumiyet, ilgi, suç, ziyan, başarısızlık, keder artık hiç kimsenin gerçekten hissetmediği şeyler, duygulardı. düşünmek yararsız, dünya anlamsız. kötülük dünyanın tek sürekliliği. tanrı yaşamıyor. aşka güvenilmez. yüzey, yüzey, yüzey insanın anlam bulabildiği tek şey yüzey.

benim gözümde uygarlık buydu, devasa ve tırtıklı bir bıçak ağzı gibi...'

dünyaya lanetler yağdırıyorum;

ve de bana öğretilen herşeye; ilkelere, seçkinliklere, seçimlere, ahlak derslerine,
uzlaşmalara, bilgiye, birlik olmaya, dua etmeye - hepsi yanlıştı- hiçbirinin
kendi başına bir amacı yoktu. kendi bomboş suratımı gözümün önüne
getiriyorum, bedeninden ayrılmış sesi:

Bunlar korkunç zamanlar.”

***

Bret Easton Ellis sağolasın.. abimsin.

Oracle