sabah uyandığım gibi perdesi hala takılmamış olan camlara doğru baktım. açıkçası karşı apartmandan biriyle göz göze gelicem diye ödüm patlıyordu. çok uyumuş olduğumu düşünmeme rağmen havanın hala koyu bir mavilik taşıyor oluşu, uyandığım o ilk saniyelerden itibaren vücudumun kasvetle geri çekilmesine sebep oldu. biraz daha uyusam hava daha da aydınlanır, güzelleşir gibi geliyordu. yeniden yattım . bu sefer de uyku tutmadı. saate baktığım an şaşırdım. saat 11:45. neredeyse öğlen olmuş ama hava berbat. beşinci katta oturduğumuz ve gözlerim de daha tam açılamadığı için hava yağmurlu mu değil mi seçemedim. salonu gidip balkonu açtım ve sokağa baktım. her yer ıslak insanlar yine yüzlerini yer çekimine bırakmış, asık asık dolanıyor etrafta. cuma günlerini normalde severdim, haftasonu başlangıcı ya. bu da bir acayip düşünce tabi. neyse kahvaltı ettim, evde baya oyalandım. 14:10 gibi evden çıktım. siyah beyaz kareli şemsiyemi almıştım. sokağı bitirip köşeyi döndüm. her zamanki kırtasiye, terzi, kuruyemişçi. hepsi işinde gücünde. onların karşısında da bir tokacı vardı. orası kapatılmış. içerde şimdi tadilat vardı. sonra o mekanın kapısında bir kız çocuğu belirdi. yanına da babası olduğunu düşündüğüm biri geldi. kız babasının bacağına tutundu, yukarı baktı ve ''baba burası bizim di mi?'' dedi gülerek . babası da aynı sempatiyle cevap verdi: ''evet''. ah ne kadar umutlular, şemsiyemin altından acı bir gülümsemeyle baktım oraya. o mekana daha önce yerleşen birçok esnaf olmuştu, hiçbiri işini tutturamamış ve geldikleri o esnaflar ülkesine geri dönmüşlerdi.
biraz daha ilerlediğimde sokağın kedi delisi teyzesinin yine kedilere mama bıraktığını gördüm. sonra kediler didişmeye birbirlerini tırmalamaya başladı. sevmiyorum şu havyanları. çocukluğumdan beri aynı sokakta onlarla yaşadığım içindir belki de. sürekli kavga ederler veya arabaların altından parlak gözleriyle bakarlar. kapıların eşiğinde uyuyup siz fark etmeden eve girerler. insanların, birbirlerinin hayatlarına girmesi gibi. kediler insanlara çok benzer ya, hani karakterlidirler. ondan sevmiyorum sanırım.
kuruyemiş dükkanının tentesine takıldı sonra şemsiyem. onu kurtarmaya çalışırken yanımdan başka bir teyze geçti. bu sefer de onun şemsiyesi takıldı şemsiyeme. ikisiyle boğuşurken oldukça ıslandığımın farkına varmamışım. şemsiyeyi kurtardıktan sonra yoluma devam ettim.
caddede çok iğrenç bir hava vardı. hayır, hava durumundan bahsetmiyorum. o konuda zaten konuştum. bu seferki trafik, yorgun ve bitik insanlarla ilgiliydi. yerlerde yoğun bir çamur tabakası, bomboş bakan binalar. hepsi midemi bulandırmaya başladı. ışıklara geldiğimde ise siyah paltolu siyah şemsiyeli bir adam gördüm karşıdan gelen. 25-26 yaşlarındaydı sanırım. lacivert çerçeveli gözlükleri vardı. elinde de siyah bir çanta. sokak lambası direği ve trafik ışığı direği arasından şemsiyesiyle öyle bir sıyrıldı ki bir an durup bunu nasıl becerebildiğini düşündüm. o sırada bi kadın çarptı arkadan. ''önüne baksana ya'' diye bağırdı hiddetle. bu ne şiddet böyle. bi kere kadın hem arkadan çarpıyor hem de önüne bak diyor, önüme baktığım için zaten onu göremedim bunu nasıl anlayamadı bilmiyorum. meşguliyetine verdim, yürümeye devam ettim. önden esen rüzgar bu sefer şemsiyemi ters çevirdi. herkesin şemsiyesi ise yerli yerinde. bir bana mı işliyor bu şemsiye diye düşünürken herkesin şemsiye kullanmasını çok iyi bildiğini anladım. şemsiyeyi düzeltip hafifçe öne eğdim ve rüzgara karşı durdum, evet bu sefer doğru yürümeyi becerebilmiştim.
tüm bunlar bir tecrübe işi sanırım. ne kadar temkinli yürüdüğümü düşünsem de bir yandan mutlaka açık veriyordum. temkin korkuyu azaltmaz, yoktan korku yaratır, bunu anlamış oldum bu kısacık yolculuğumdan.
havaların güzelleşmesi umuduyla.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder