Siz..
siz gecemin derin koridorlarının ortasına onlarca kandilin aydınlığında, derisinden kurtulmak ve çıplaklığından utanan bir yılan gibi kıvrılarak girdiniz. Boynunuzdan ve kollarınızdan ergen kokular süzülüyordu. Burun deliklerime hitap eden, onu memnun eden bir kokuydu. Gri-beyaz elbiseniz mozaik karalar üstünde sürünürken kenarından damaların işgal ettiği bacağınız çıkıyordu. Gözleriniz tebessüm etti bi an. Gözlerinizden tebessüm süzüldü! çatlamış dudaklarınız sert bakarken, gözleriniz tebessüm ediyordu.. uzuvlarımdan utanıyordum karşınmızda.. yer değiştirmiş duyguların terkettiği uzuvlarumdan. Ekşi meyveleri tadmaktan hoşlanan ben sizin karşınızda bir mucizeyi, bir doğuşu tanımadığım kişilerle boğazım parçalanırcasına anlatıyordum. Ne ben size yaklaşabildim ne de siz bana yaklaştınız. Aramızdaki derin uçuruma atlamaya dünden razıydım. Biliyordum.. bu uçurumun dibinde baldan, sütten ırmaklar akıyor, arguvan renginde çiçekler açıyordu. İnsan, her zaman kendini bırakacağı böylesine güzel bir boşluk bulamazdı. Derinlere daldım, düşünmeden atladım. Bedeninizden aşağıya doğru iniyordum. Manzaram stabil, hızım değişkendi. İndikçe güzel kokular geliyordu burnuma. Manzara'nın güzelliğinden büyülenmişti gözlerim.. indikçe koku kesildi, manzara bulanmaya başladı. Teslim olmuştum.. derinlerinizi gördüğüm için tereddütsüz atlamıştım. Dibe düştüğümde bir cehennemle karşılaştım. Güzel kokunuzun yerine arguvan çiçeklerinin açtığ ıbahçeler, mercan mavisi akan terinizin yerine irin akan ırmaklar vardı. Dışınızdan içinizi görmeye fırsatım olmadığını farkettim. Dışın büyüsü daima için kötülüğünü gizler. Dışı restore edilmiş tarihi bir binanın içinde kölelerin vücutlarını kemiren fareler, paslı çivilerin tuttuğu seyrek tahtalar olur. insan bir şeye uzun süre baktığında onu görmemeye başlıyordu.. Bakmaktan vazgeçtiğimde gözlerimin önünden büyük bir perde sonsuzluğa savruldu. Siz de öyle.. Sizi bir daha görmedim. Şimdi sadece sonsuzluğu görüyorum. Elbisenizden savrulan parçalarla gözlerimi silip, hayaletlerimle barıştım. Sizi özlüyorum.. Elbisenize ve bedeninize ihtiyacım var. Ama ben size bakmıyorum çünkü artık sonsuzluğu görüyorum!
27 Kasım 2007 Salı
24 Kasım 2007 Cumartesi
Gez(giz)inti
Rutin hayatımda bir takım radikal değişimlere gidemesem de bugün kendi yörüngemde ufak bir gezinti yapmaya karar verdim. Radikal sözcüğünü çok seviyordum oysa.. Bana hep dik kafalılığı, kural tanımazlığı, kendi başının çaresine bakabilen, uzak diyarlara göç etmeyi küçükken öğrenmiş bir kuş gibi geliyordu bu sözcük. Büyüsü vardı elbette. Kendi kendime ''Yalnız değilim. Ben varım ben ve ben'' diyordum.
Narsist biriydim. Kendime aşıktım hatta. İlgi çekmek için herşeyi yapıyordum. Ufak fırsatları hiç bir zaman kaçırmazdım. Kalp denilen organın yerini bile bilmezken diğer uzuvlarla ilgilendim. Sonra? o geldi ''aşk'' beni değiştirdi. Evet basit bir cümle ama şu an yerinde olmayan dişimin bıraktığı kanyondan bozma o dev boşluk kadar derindi. Evet ben narsistlikten irtifa kaybedip başka kucaklara uçan ufak bir kuştum. Boşlukları doldurmak yerine kendi boşluğumu kazmaya başlamıştım. Daha derine.. tatlı bir şarabın ağzında bıraktığı tada doyamayıp dudaklarını yalayarak tatmin olmaya çalılan çalı fasulyesindim.İçimdeki ''ben ateşi'' 2. sınıf restaronların keten örtüleri üzerinde yanan cılız, romantizme nazır titrek muma dönüşmüştü.Dilimden dökülen küfürlerim ve lanet okuyuşlarım yerini tılsımlı, büyülü aşk sözcüklerine bırakmıştı. ''seni seviyorum'' diyordum.. ''Sana sahibim'' Ne saçmaydı oysa.. yaşanan anın yoğunluğuna göre doğaldı elbette. Bukalemun yapıyordu insanı aşkın yoğun büyüsü. Dilim siyah derken birden onun yanında bembeyaz kar tanelerinden söz ediyordum. Beni değiştiriyordu aşk. Doğal seleksiyon kurbanı, evrildiğini zanneden, kırık dökük bir yıkıntı yapmıştı beni. Bundan da zevk alıyordum. Sanırım acı çekmeyi o dönemlerde çok seviyordum. Evet ben supermandim. Dünyayı aşkımla kurtaracaktım. En tatlı içkilerden destek alıyordum. İçtiğimde ona daha da açık davranıyordum. Bilinçaltım dökülüyordu kırmızı saten elbisesinin her noktasına.. Daha da kızıla boyuyordu onun bedenini. Aramızdağı bağın mükemmeliyetinin aslında bir yanılsama olduğunu, şu an oturduğum bu kafenin kablosuz ağ bağlantısı kadar seyrek, sönük sinyalleri kadar karambol olduğunun farkında çok sonra varmıştım. Evet ben sikilmiş bir gevrek götün hesabını yapıyordum. Trenin durmasını beklemeden atlamıştım. ''salak'' dedim kendi kendime.. oysa ki bu cennet ekspresi son durağında şekerlerden oluşan bir bahçede, gölgelik bir hamakta sevişerek, poe'dan karanlık şirler okuyarak kirletecektik o bahçeyi. beyazlara siyahlık bulaştırmak bizi zevklendirecekti. Daha da sıkı asılacaktık dudaklarımızdaki tortulara.. ve buna ''aşk'' diyecektik. Devleşecektik egomuzun tavan arasında, çığlıklarımız bedenlerimizin içindeki kılcak damarları bile yerinden oynatacaktı.. dökülecekti siyah-kızıl kısa saçların gençliğimin beyaz, lekeli çarşafına. kırmızı vahşi arguvan rengi dudaklarından ilahiler yükselecekti. Süzülecektik bakir gezegenlerin semalarında. Oysa? Son durakta cennet olmadığını farkettiğimde kendi kendime ''evet'' dedim. ''salak değilim!'' trenden atlatayı düşünürken sen ittin beni. Dirseklerim taşlara sürtündü. Dizlerim ve ellerim ufakken yaramazlıktan kalan izlerini muhafaza ediyordu zaten. Yaralanmalarına gerek kalmadı.sen benim küçük ruhlu yaşı büyük, yarıçapı yörüngesinden sapmış ''o''rospum kalbimi acıttın.. kalbimin ortasına en cesaretli,mağrur kan emici vampirlerin bile dayanamayacağı koca bir sönük, paslı haçtan yapılmış, cümlelerinin lanetine bandırılmış zehirli hançer sapladın. Onu içerde döndürdün, daha da derine soktun.. gözlerimde ışık sönerken, karşımda ağladın.. dudaklarının şehveti dudaklarıma son kez değdi. Bana ''rahat uyu'' dedin.. Beni uzaklaştırdın beyaz bacaklarının arasına sakladığın gençlik hevesinden. Öldü sanıp, bedenimi tekmeledin. Emin olduğunda ellerini temizleyip, göğüslerinden tatlı sütünü bedenime akıttın. Arınmamı sağlamaya çalıştın. Oysa?! Ben ölmedim. Sen gittikten sonra doğruldum. Kalbim acıyordu, kanım beyaz parkelere akıyor, aralarına süzülüyordu. Ama ölmedim! Ruh kokuyordum buram buram.
Nefret! ah evet Nefret kokuyordu ruhumun yer santimetrekaresi! Hayatıma ''nefret'' adlı güzel duyguyu ekledim. sen nefret ettirmedin ben nefret ettim! Senin adını anarken duvarlara yumruk atıyor,yeni doğacak bir bebeğin geleceği hakkında kuşkular duyuyordum. Martıları simitle besleyip besin zincilerini liğme liğme etmek istiyordum. Demir alan bir geminin, Gökyüzünü delen kurnaz bir uçağın yanması için dualar ediyordum. Lanet okuyordum sokaklara, kaldırımlara, sokak aralarında etini pazarlayan ucuz orospulara, kadın görünümlü götünü pazarlayan yaratıklara, yobazlara! Yozlaştım mı? hayır. cehenneminde yeni bir düzen kurdum. Beni yenemedin küçük kaltağım.. Beni yok edemedi senelerin. Bedenimde bıraktığın lekeleri ılık sularla, arguvan renkli eski bezlerle sildim. Gül kokuyordum! Ölümsüz bir gül. Doğruldum,ergen bedenimin kulesine tırmandım. Tepe noktasında doğmayacak çocuklarımı insanların üzerine boşalttım. Glikoza doyurdum onları. Yok olmadım. Öyle olduğumu sandığım zamanlarda insanların hep kaçtığı hissetmekten utandığı, etik altında ezilmiş nefretime sığındım. Nefret bana güç veriyordu. Gerçeğim nefretimi ortaya çıkarıyordu. Kendim dışında herşeyi unufak eden yıkım makinesiydi. Yaşadım.
Devrimim gerçekleşti. Şimdi kendi cehenneminde mutlu, gözleri kocaman açık bir ruhum.
Narsist biriydim. Kendime aşıktım hatta. İlgi çekmek için herşeyi yapıyordum. Ufak fırsatları hiç bir zaman kaçırmazdım. Kalp denilen organın yerini bile bilmezken diğer uzuvlarla ilgilendim. Sonra? o geldi ''aşk'' beni değiştirdi. Evet basit bir cümle ama şu an yerinde olmayan dişimin bıraktığı kanyondan bozma o dev boşluk kadar derindi. Evet ben narsistlikten irtifa kaybedip başka kucaklara uçan ufak bir kuştum. Boşlukları doldurmak yerine kendi boşluğumu kazmaya başlamıştım. Daha derine.. tatlı bir şarabın ağzında bıraktığı tada doyamayıp dudaklarını yalayarak tatmin olmaya çalılan çalı fasulyesindim.İçimdeki ''ben ateşi'' 2. sınıf restaronların keten örtüleri üzerinde yanan cılız, romantizme nazır titrek muma dönüşmüştü.Dilimden dökülen küfürlerim ve lanet okuyuşlarım yerini tılsımlı, büyülü aşk sözcüklerine bırakmıştı. ''seni seviyorum'' diyordum.. ''Sana sahibim'' Ne saçmaydı oysa.. yaşanan anın yoğunluğuna göre doğaldı elbette. Bukalemun yapıyordu insanı aşkın yoğun büyüsü. Dilim siyah derken birden onun yanında bembeyaz kar tanelerinden söz ediyordum. Beni değiştiriyordu aşk. Doğal seleksiyon kurbanı, evrildiğini zanneden, kırık dökük bir yıkıntı yapmıştı beni. Bundan da zevk alıyordum. Sanırım acı çekmeyi o dönemlerde çok seviyordum. Evet ben supermandim. Dünyayı aşkımla kurtaracaktım. En tatlı içkilerden destek alıyordum. İçtiğimde ona daha da açık davranıyordum. Bilinçaltım dökülüyordu kırmızı saten elbisesinin her noktasına.. Daha da kızıla boyuyordu onun bedenini. Aramızdağı bağın mükemmeliyetinin aslında bir yanılsama olduğunu, şu an oturduğum bu kafenin kablosuz ağ bağlantısı kadar seyrek, sönük sinyalleri kadar karambol olduğunun farkında çok sonra varmıştım. Evet ben sikilmiş bir gevrek götün hesabını yapıyordum. Trenin durmasını beklemeden atlamıştım. ''salak'' dedim kendi kendime.. oysa ki bu cennet ekspresi son durağında şekerlerden oluşan bir bahçede, gölgelik bir hamakta sevişerek, poe'dan karanlık şirler okuyarak kirletecektik o bahçeyi. beyazlara siyahlık bulaştırmak bizi zevklendirecekti. Daha da sıkı asılacaktık dudaklarımızdaki tortulara.. ve buna ''aşk'' diyecektik. Devleşecektik egomuzun tavan arasında, çığlıklarımız bedenlerimizin içindeki kılcak damarları bile yerinden oynatacaktı.. dökülecekti siyah-kızıl kısa saçların gençliğimin beyaz, lekeli çarşafına. kırmızı vahşi arguvan rengi dudaklarından ilahiler yükselecekti. Süzülecektik bakir gezegenlerin semalarında. Oysa? Son durakta cennet olmadığını farkettiğimde kendi kendime ''evet'' dedim. ''salak değilim!'' trenden atlatayı düşünürken sen ittin beni. Dirseklerim taşlara sürtündü. Dizlerim ve ellerim ufakken yaramazlıktan kalan izlerini muhafaza ediyordu zaten. Yaralanmalarına gerek kalmadı.sen benim küçük ruhlu yaşı büyük, yarıçapı yörüngesinden sapmış ''o''rospum kalbimi acıttın.. kalbimin ortasına en cesaretli,mağrur kan emici vampirlerin bile dayanamayacağı koca bir sönük, paslı haçtan yapılmış, cümlelerinin lanetine bandırılmış zehirli hançer sapladın. Onu içerde döndürdün, daha da derine soktun.. gözlerimde ışık sönerken, karşımda ağladın.. dudaklarının şehveti dudaklarıma son kez değdi. Bana ''rahat uyu'' dedin.. Beni uzaklaştırdın beyaz bacaklarının arasına sakladığın gençlik hevesinden. Öldü sanıp, bedenimi tekmeledin. Emin olduğunda ellerini temizleyip, göğüslerinden tatlı sütünü bedenime akıttın. Arınmamı sağlamaya çalıştın. Oysa?! Ben ölmedim. Sen gittikten sonra doğruldum. Kalbim acıyordu, kanım beyaz parkelere akıyor, aralarına süzülüyordu. Ama ölmedim! Ruh kokuyordum buram buram.
Nefret! ah evet Nefret kokuyordu ruhumun yer santimetrekaresi! Hayatıma ''nefret'' adlı güzel duyguyu ekledim. sen nefret ettirmedin ben nefret ettim! Senin adını anarken duvarlara yumruk atıyor,yeni doğacak bir bebeğin geleceği hakkında kuşkular duyuyordum. Martıları simitle besleyip besin zincilerini liğme liğme etmek istiyordum. Demir alan bir geminin, Gökyüzünü delen kurnaz bir uçağın yanması için dualar ediyordum. Lanet okuyordum sokaklara, kaldırımlara, sokak aralarında etini pazarlayan ucuz orospulara, kadın görünümlü götünü pazarlayan yaratıklara, yobazlara! Yozlaştım mı? hayır. cehenneminde yeni bir düzen kurdum. Beni yenemedin küçük kaltağım.. Beni yok edemedi senelerin. Bedenimde bıraktığın lekeleri ılık sularla, arguvan renkli eski bezlerle sildim. Gül kokuyordum! Ölümsüz bir gül. Doğruldum,ergen bedenimin kulesine tırmandım. Tepe noktasında doğmayacak çocuklarımı insanların üzerine boşalttım. Glikoza doyurdum onları. Yok olmadım. Öyle olduğumu sandığım zamanlarda insanların hep kaçtığı hissetmekten utandığı, etik altında ezilmiş nefretime sığındım. Nefret bana güç veriyordu. Gerçeğim nefretimi ortaya çıkarıyordu. Kendim dışında herşeyi unufak eden yıkım makinesiydi. Yaşadım.
Devrimim gerçekleşti. Şimdi kendi cehenneminde mutlu, gözleri kocaman açık bir ruhum.
7 Kasım 2007 Çarşamba
i & i
bütün dertlerinizi bir kenara bıraktığınızda , bu dünyada aslında hiç de yalnız olmadığınızı farkedersiniz. hiçbirşeyi aslında yeterince anlamadığınızı , sevmediğinizi , hatta bunların hiçbirini denemediğinizi görürsünüz.
tanrım! hiçbir zaman bu noktaya gelemedik. biz derken , kendi türümden bahsediyorum. insanlardan. insanlıktan ya da. ve şu anda , tam şu anda hiçbirini denemediğimizin farkına varıyorum.
- would you grow up??
- yes i wouldn't..
sevgilime , uyumasına yardımcı olmak için hikaye okumaktan mutluyum. en güzel kedi hikayeleri. annem bu kitabı aldığında "adam gibi bi kitap alsana" dediğimi hatırlıyorum :). bilirsiniz , küçük şeyler. Atatürk ileri görüşlülüğüne sahip olmaya gerek yok hiçbirşey için. sonuç itibarı ile herhangi birimiz elimizi o kadar büyük taşların altına sokmaya cesaret edebilecek "cesarete" sahip değiliz. yapmamız gereken.. aslında çok şey var. kişisel gelişiminize katkıda bulunmak gibi bir amacım yok. o sebepten gerçek mutluluğun küçük şeylerde olduğunu söylemeyeceğim.
Oracle.. dostum bana her yazında kahve , kahve fincanı var demişti bir keresinde. kendisine soruyorum ; "bu yazının neresinde kahve fincanı var lan gudik!"
Oracle.. i and i.
jah will be waiting there!
Aske
tanrım! hiçbir zaman bu noktaya gelemedik. biz derken , kendi türümden bahsediyorum. insanlardan. insanlıktan ya da. ve şu anda , tam şu anda hiçbirini denemediğimizin farkına varıyorum.
- would you grow up??
- yes i wouldn't..
sevgilime , uyumasına yardımcı olmak için hikaye okumaktan mutluyum. en güzel kedi hikayeleri. annem bu kitabı aldığında "adam gibi bi kitap alsana" dediğimi hatırlıyorum :). bilirsiniz , küçük şeyler. Atatürk ileri görüşlülüğüne sahip olmaya gerek yok hiçbirşey için. sonuç itibarı ile herhangi birimiz elimizi o kadar büyük taşların altına sokmaya cesaret edebilecek "cesarete" sahip değiliz. yapmamız gereken.. aslında çok şey var. kişisel gelişiminize katkıda bulunmak gibi bir amacım yok. o sebepten gerçek mutluluğun küçük şeylerde olduğunu söylemeyeceğim.
Oracle.. dostum bana her yazında kahve , kahve fincanı var demişti bir keresinde. kendisine soruyorum ; "bu yazının neresinde kahve fincanı var lan gudik!"
Oracle.. i and i.
jah will be waiting there!
Aske
4 Kasım 2007 Pazar
Tesko
Tesisatçı çağırmam lazım hayatım yalama oldu. birileri hızla girip aynı hızda çıkıp gidiyor. musluk falan tamir ederdim küçükken babamla. kalbimi nasıl tamir ediceğimi öğretmedi. şerefinize insanlar..
Or(da kal)acle
Or(da kal)acle
2 Kasım 2007 Cuma
şemsiye cambazları
sabah uyandığım gibi perdesi hala takılmamış olan camlara doğru baktım. açıkçası karşı apartmandan biriyle göz göze gelicem diye ödüm patlıyordu. çok uyumuş olduğumu düşünmeme rağmen havanın hala koyu bir mavilik taşıyor oluşu, uyandığım o ilk saniyelerden itibaren vücudumun kasvetle geri çekilmesine sebep oldu. biraz daha uyusam hava daha da aydınlanır, güzelleşir gibi geliyordu. yeniden yattım . bu sefer de uyku tutmadı. saate baktığım an şaşırdım. saat 11:45. neredeyse öğlen olmuş ama hava berbat. beşinci katta oturduğumuz ve gözlerim de daha tam açılamadığı için hava yağmurlu mu değil mi seçemedim. salonu gidip balkonu açtım ve sokağa baktım. her yer ıslak insanlar yine yüzlerini yer çekimine bırakmış, asık asık dolanıyor etrafta. cuma günlerini normalde severdim, haftasonu başlangıcı ya. bu da bir acayip düşünce tabi. neyse kahvaltı ettim, evde baya oyalandım. 14:10 gibi evden çıktım. siyah beyaz kareli şemsiyemi almıştım. sokağı bitirip köşeyi döndüm. her zamanki kırtasiye, terzi, kuruyemişçi. hepsi işinde gücünde. onların karşısında da bir tokacı vardı. orası kapatılmış. içerde şimdi tadilat vardı. sonra o mekanın kapısında bir kız çocuğu belirdi. yanına da babası olduğunu düşündüğüm biri geldi. kız babasının bacağına tutundu, yukarı baktı ve ''baba burası bizim di mi?'' dedi gülerek . babası da aynı sempatiyle cevap verdi: ''evet''. ah ne kadar umutlular, şemsiyemin altından acı bir gülümsemeyle baktım oraya. o mekana daha önce yerleşen birçok esnaf olmuştu, hiçbiri işini tutturamamış ve geldikleri o esnaflar ülkesine geri dönmüşlerdi.
biraz daha ilerlediğimde sokağın kedi delisi teyzesinin yine kedilere mama bıraktığını gördüm. sonra kediler didişmeye birbirlerini tırmalamaya başladı. sevmiyorum şu havyanları. çocukluğumdan beri aynı sokakta onlarla yaşadığım içindir belki de. sürekli kavga ederler veya arabaların altından parlak gözleriyle bakarlar. kapıların eşiğinde uyuyup siz fark etmeden eve girerler. insanların, birbirlerinin hayatlarına girmesi gibi. kediler insanlara çok benzer ya, hani karakterlidirler. ondan sevmiyorum sanırım.
kuruyemiş dükkanının tentesine takıldı sonra şemsiyem. onu kurtarmaya çalışırken yanımdan başka bir teyze geçti. bu sefer de onun şemsiyesi takıldı şemsiyeme. ikisiyle boğuşurken oldukça ıslandığımın farkına varmamışım. şemsiyeyi kurtardıktan sonra yoluma devam ettim.
caddede çok iğrenç bir hava vardı. hayır, hava durumundan bahsetmiyorum. o konuda zaten konuştum. bu seferki trafik, yorgun ve bitik insanlarla ilgiliydi. yerlerde yoğun bir çamur tabakası, bomboş bakan binalar. hepsi midemi bulandırmaya başladı. ışıklara geldiğimde ise siyah paltolu siyah şemsiyeli bir adam gördüm karşıdan gelen. 25-26 yaşlarındaydı sanırım. lacivert çerçeveli gözlükleri vardı. elinde de siyah bir çanta. sokak lambası direği ve trafik ışığı direği arasından şemsiyesiyle öyle bir sıyrıldı ki bir an durup bunu nasıl becerebildiğini düşündüm. o sırada bi kadın çarptı arkadan. ''önüne baksana ya'' diye bağırdı hiddetle. bu ne şiddet böyle. bi kere kadın hem arkadan çarpıyor hem de önüne bak diyor, önüme baktığım için zaten onu göremedim bunu nasıl anlayamadı bilmiyorum. meşguliyetine verdim, yürümeye devam ettim. önden esen rüzgar bu sefer şemsiyemi ters çevirdi. herkesin şemsiyesi ise yerli yerinde. bir bana mı işliyor bu şemsiye diye düşünürken herkesin şemsiye kullanmasını çok iyi bildiğini anladım. şemsiyeyi düzeltip hafifçe öne eğdim ve rüzgara karşı durdum, evet bu sefer doğru yürümeyi becerebilmiştim.
tüm bunlar bir tecrübe işi sanırım. ne kadar temkinli yürüdüğümü düşünsem de bir yandan mutlaka açık veriyordum. temkin korkuyu azaltmaz, yoktan korku yaratır, bunu anlamış oldum bu kısacık yolculuğumdan.
havaların güzelleşmesi umuduyla.
biraz daha ilerlediğimde sokağın kedi delisi teyzesinin yine kedilere mama bıraktığını gördüm. sonra kediler didişmeye birbirlerini tırmalamaya başladı. sevmiyorum şu havyanları. çocukluğumdan beri aynı sokakta onlarla yaşadığım içindir belki de. sürekli kavga ederler veya arabaların altından parlak gözleriyle bakarlar. kapıların eşiğinde uyuyup siz fark etmeden eve girerler. insanların, birbirlerinin hayatlarına girmesi gibi. kediler insanlara çok benzer ya, hani karakterlidirler. ondan sevmiyorum sanırım.
kuruyemiş dükkanının tentesine takıldı sonra şemsiyem. onu kurtarmaya çalışırken yanımdan başka bir teyze geçti. bu sefer de onun şemsiyesi takıldı şemsiyeme. ikisiyle boğuşurken oldukça ıslandığımın farkına varmamışım. şemsiyeyi kurtardıktan sonra yoluma devam ettim.
caddede çok iğrenç bir hava vardı. hayır, hava durumundan bahsetmiyorum. o konuda zaten konuştum. bu seferki trafik, yorgun ve bitik insanlarla ilgiliydi. yerlerde yoğun bir çamur tabakası, bomboş bakan binalar. hepsi midemi bulandırmaya başladı. ışıklara geldiğimde ise siyah paltolu siyah şemsiyeli bir adam gördüm karşıdan gelen. 25-26 yaşlarındaydı sanırım. lacivert çerçeveli gözlükleri vardı. elinde de siyah bir çanta. sokak lambası direği ve trafik ışığı direği arasından şemsiyesiyle öyle bir sıyrıldı ki bir an durup bunu nasıl becerebildiğini düşündüm. o sırada bi kadın çarptı arkadan. ''önüne baksana ya'' diye bağırdı hiddetle. bu ne şiddet böyle. bi kere kadın hem arkadan çarpıyor hem de önüne bak diyor, önüme baktığım için zaten onu göremedim bunu nasıl anlayamadı bilmiyorum. meşguliyetine verdim, yürümeye devam ettim. önden esen rüzgar bu sefer şemsiyemi ters çevirdi. herkesin şemsiyesi ise yerli yerinde. bir bana mı işliyor bu şemsiye diye düşünürken herkesin şemsiye kullanmasını çok iyi bildiğini anladım. şemsiyeyi düzeltip hafifçe öne eğdim ve rüzgara karşı durdum, evet bu sefer doğru yürümeyi becerebilmiştim.
tüm bunlar bir tecrübe işi sanırım. ne kadar temkinli yürüdüğümü düşünsem de bir yandan mutlaka açık veriyordum. temkin korkuyu azaltmaz, yoktan korku yaratır, bunu anlamış oldum bu kısacık yolculuğumdan.
havaların güzelleşmesi umuduyla.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


